Ücretsiz IMKB, VOB, Forex, BES, VOB Sistemleri

Orjinal Görünüm: Medyadan Haberler 2007
Şu Anda Kısıtlanmış Görüntüleme Modundasınız. Orjinal Görünüm için, Buraya Tıklayın
Yeni Dünya Düzeni İmparatorluğu’nun elitleri çoğunlukla finansal terörizmi kullanıyorlar...

Ülkeleri vuran, krizlere yol açan, o ülkeden o ülkeye dolaşan sermaye var mıdır? Ülkelerin yaşadığı ekonomik krizler ülkelere monte edilen ve “piyasalar” adı verilen arenada yapılan manipülasyonlar mıdır? Krizler, halkın geleceğini bugünden harcamasını sağlamak üzere kurulmuş tezgahtan ibaret midir?

Dünyayı yöneten para babalarının operasyonuyla ABD’nin, liberal ekonomik düzeni global dünyada kabul ettirmek adına CIA aracılığıyla yapılan operasyonların ortaklığı var mıdır? ABD’li yazar Bob Djurdjevic şöyle diyor: “Eski İngiliz İmparatorluğu ve Yeni Dünya Düzeni (YDD) İmparatorluğu arasındaki paralellik şaşırtıcıdır. Öyle ki eski dünya düzenindeki İngiliz Krallığı amaçlarına ulaşmak için saldırgan askeri güçlerini kullanırken, YDD İmparatorluğu’nun elitleri çoğunlukla finansal terörizmi kullanıyorlar... Wall Street’te (ABD’de New York Borsası’nın yer aldığı cadde) yükselen YDD İmparatorluğu, diğer ülkelere verilen borçlar ve yatırımlar ile inşa ediliyor. Balık oltaya geldiği anda YDD’nin finansal teröristleri misinayı yukarı çekiyorlar ve hiç şüphe duymayan bu kazazedeleri havada kupkuru bırakıyorlar. Oltaya gelenler, kurtulmak için yalvarır durumda kalıyorlar. Bu gibi durumlarda imdada IMF yetişiyor. Özelleştirme, ticaretin serbest bırakılması ve diğer istikrar programıyla hedef ülkelerin kaynaklarını kesiyor ve bu ülkelerin yüzlerini Yeni Dünya Düzeni elitlerine çevirmesini sağlıyorlar. Aynen İngiliz İmparatorluğu’nun daha kaba yöntemlerle yaptıklarına benzer şekilde.”

Süreç nasıl işliyor?

Peki finansal terörizm nasıl devreye sokuluyor? Sistem nasıl işliyor? Hangi mekanizmalar devreye sokuluyor ve ekonomi bir anda öldürücü bir krizin içine nasıl girebiliyor? ABD’li John Perkins “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” isimli kitabında ipuçları veriyor: “Ekonomi tetikçisi olarak bizlerin amacı küresel imparatorluk kurmaktır. Bizler, diğer ülkeleri şirketlerimizin, hükümetimizin, bankalarımızın kölesi haline getirmek için uluslararası finans kuruluşlarını kullanan elit bir grubuz. Mafyanın yaptığı iyilikler gibi Ekonomi Tetikçileri de görünüşte bazı iyilikler yapar. Örneğin elektrik santralları, otoyollar, limanlar, havaalanları, teknoparklar gibi altyapı hizmetleri için borç temin ederler. Bu borçların önkoşulu, bütün bu projelerin Amerikan inşaat ve mühendislik firmaları tarafından gerçekleştirilmesidir. Aslında paranın çoğu Amerika’yı hiç terk etmez. Para, hiç vakit geçirmeden şirketlere (kreditörlere) döndüğü halde, borçlu ülkenin anapara artı faizinin tamamını ödemesini isteriz. Eğer ekonomi tetikçisi çok başarılı ise borç tutarı o kadar büyük olur ki birkaç yıl sonra borçlu ülke ödemeleri aksatır. Bu olduğunda biz de mafya gibi diyetini isteriz. Birleşmiş Milletler’de Amerika’nın isteği doğrultusunda oy verme, askeri üs kurma veya petrol gibi değerli kaynaklara el koyma şeklinde olabilir bu diyet...” Amerika adına çeşitli ülkelerde yaptıklarını anlatan Perkins’i büyük fonların içine alıp yerleştiren ise ABD’nin Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA idi... CIA bu işlerin içinde hep vardı. Geçtiğimiz günlerde ölen ve Şili’de askeri darbe ile Allende iktidarına son veren Augusto Pinochet’in arkasında olduğu, Amerikan resmi belgelerinde bile yer alıyor. Amerikan Ulusal Güvenlik Müdürü Peter Kornbluh’un Şili dosyasında Şili’de olanların resmi dökümanlarına bir bir yer verilmiş.

Finansal teröristlerin en etkili silahı hedge fonları. Hedge fonları; yüksek risk alabilen, bir ülkenin yatırım araçlarına para akıttıktan sonra, şartlar bozulduğu anda zararın miktarına bakmadan kaçabilen, “vur-kaç” yapan fonlar... Finansal terörizm savunucularına göre bu fonlar, bir ülkede kriz çıkartabilecek kadar güçlü olabilirler. Ülkenin varlıklarının fiyatlarını istedikleri seviyeye kadar düşürebilirler. Piyasayı etkileyebilme gücü olan fonlar, bir ülkenin krize karşı dayanıklılığını ciddi biçimde azaltabilirler. Bir dönem ABD Hazine Bakanlığı yapmış olan Roger Altman, dünya finans piyasalarını yeni bir ulus ötesi devlet olarak tanımlıyor.

Etkili yöntem

Finansal terörizm savunucularının en önemli dayanağı dünyaca ünlü spekülatör George Soros’un yaptıkları. Soros’un Almanya’dan İngiltere’ye, Rusya’dan Hong Kong’a “numaraları”, vurgunları...

En etkili araçlardan biri açığa hisse satmak. Bu yöntemde hisseler kira bedeli karşılığında ödünç alınıyor. Ödünç alınan hisseler ABD dolarına çevriliyor. Kira bedeli yüzde 10’u geçmiyor. 100 YTL kira ödenip bin YTL’lik varlığa sahip olunuyor. Daha sonra bu senetler satılıp bin YTL’lik dolar alınıyor. Yani 100 liralık kira bedeli ile bin liralık dolar alabilme gücü elde ediliyor. Satışlar dolayısıyla hisse senetleri fiyatları düşerken, dolar yukarı doğru harekete geçiyor. Bu ortamda daha yüksek döviz kurundan ellerindeki dövizi bozduran spekülatörler, kiraladıkları hisseleri ölüm fiyatına yerlerine koyuyorlar.
Türkiye’de de bunun yapılabilmesinin önünde hiçbir yasal engel yok. Soros’un yöntemlerinden biri de bu.

Soros yalnız mıdır?

Soros’un, 11-14 milyar dolar arasında bir meblağı olan “Quantum Fonu” bulunuyor. Söz konusu fon Karayip’teki vergi cenneti Hollanda Antilleri’nde kayıtlı. Amaç, vergilerden kaçmak, yatırımcıların kimliğini gizlemek ve onların parasıyla istediği gibi oynayabilmek. Soros, Amerika’nın denetiminden kaçabilmek için yönetim üssünü de vergi cenneti olan Hollanda yönetimindeki Curacao’a kaydırmış... ABD yönetimi de Soros’un Amerika dışında bir yerde olmasını istiyor. Çünkü Soros’u eski sosyalist ülkelerdeki rejimleri yıkmak için kullandı ve hâlâ bu tür işler için kullanıyor. Soros, söz konusu fonun yönetiminde olmak, yönetimde yer almak yerine sorumluluktan kaçmak için sadece danışman olarak kalmayı tercih ediyor.

Soros geniş ve kirli bir finansal buzdağının sadece görünen bir yüzü. Bu finansal ağın merkezi, Avrupa’nın ileri gelen aristokrat ve kraliyet ailelerinin oluşturduğu Isles kulübüdür. Kulüp 2. Dünya Savaşı sonrasında İngiliz İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerine kurulmuş. İngiliz İmparatorluğu’nun izlediği sömürge stratejisinden farklı olarak, jeopolitik amaçlarına ulaşmak için devleti kullanmak yerine özel bir finansal holding olarak faaliyet yürütüyor. Her ne kadar Soros kendisini büyük paralar kazanan ve bunu yatırım dehası ile yapan yalnız bir spekülatör gibi göstermeye çalışsa da aslında çok sıkı örülmüş finansal mafyanın bir parçası... Özellikle sosyalist rejimlerin yıkılmasında rol alan bir tetikçi...

Roman tadında...

Yukarıda anlatılanları ve finansal teröristlerin Şili’de, Peru’da, Meksika’da, Malezya’da, Güney Kore’de yaptıklarını Yaşar Erdinç’in krizlerin belgesel romanı “Para Harekâtı’”nda okumak mümkün. Erdinç, ekonomik kavram ve gelişmeleri, para hareketlerini, 21 Şubat 2001 krizi sonrasında kaybettiği babasını mezara götüren süreci araştıran Hülya’nın gözünden gerçek bir roman tadında vermiş.

Sermayenin hizmetindeki ekonomi kalemlerinden “Hükümet gitmeli, borçlar döndürülemez, erken seçim şart, askeri müdahale olacakmış” vb. söylentilerle, manipülasyona uygun psikolojik ortam yaratma biçimine pek çok ayrıntıyı kitapta bulmak mümkün.

“Yatırımcılar kuzunun kalbine, filin hafızasına ve bir ceylanın bacaklarına sahiptirler” sözünün pratikte nasıl karşılık bulduğunu çok iyi anlatan kitabın eksik yanı nedir?

Bu soru, “finansal sermayeyi tek suçlu, tek vurucu güç olarak göstermesi” şeklinde cevaplanabilir. Elbette ki sıcak para hareketlerinin vurucu bir yanı var. Fakat kapitalist sermaye birikim sürecinden bağımsız, tek başına ele alış meselenin tümden anlaşılmasını engelliyor. Kapitalist sermaye birikim sürecinde, sermaye döngüsünde yaşanacak tıkanıklar kriz üretir. Kapitalizm koşullarında tek başına spekülatif sermayeye önlem alınarak krizlerin önüne geçilemez. Yazar ise serbest liberal sistemde bile krizlerin önlenebileceği “iyi niyetini” taşıyor.

Hükümetin övündükleri...

Türkiye’de önceleri kamu ağırlıklı bir olgu olan dış borçlanma yapı değiştiriyor. Ucuz kurun ve dışarıdaki kredilerin avantajlarından yararlanan reel sektör denilen çoğu sanayi şirketleri, 2001 krizi sonrası hızla borçlanıyor. Yüksek tempolu özel dış borçlanma, bankaların borçlanması gibi tehlikeli bulunmuyor.

Kitabında güncel ekonomik tartışmalara da başarılı göndermeler yapan Yaşar Erdinç bu noktada Kore, Tayland, Endonezya, Malezya gibi ülkelerin yaşadığı Asya Krizi’nden ders çıkarılması gerektiğini vurguluyor. 10 yıl boyunca hızlı büyüme gerçekleştiren ve “Asya mucizesi” denilip ayakta alkışlanan bu süreç, nasıl oldu da hazin bir krizle bitti. Bu ülkeler bütçe açığı vermiyordu. Har vurup harman savuran hükümetleri de yoktu. Enflasyonları da gayet istikrarlı gidiyordu. Türkiye’de hükümet üyelerinin övündüğü her konuda Asya ülkeleri de aynı başarıyı elde etmişti. Üstelik Asya ülkelerinin neredeyse hepsinde yüksek oranda yatırım vardı. Bu ülkelere oluk oluk para akıyordu. Hükümetler yüksek büyümeyi hedeflemiş ve özel sektörün önünü açmışlardı. Savurgan bir özel sektör vardı. İşte yaşanan krize de özel sektörün bu borçları yol açtı. Yatırımların verimliliği düştüğünde oluk oluk para akıtanların geri isteme dönemi başlayacak. İşte kriz de bu noktada tetiklenecek. Ayrıntıları merak edenler “Para Harekatı’na” bakabilir...

Geçmişten ders çıkarmak

Cari açık dünya rekoruna doğru giderken, bu yılın 3. çeyreğinde büyümede kaydedilen yavaşlama tartışmalarını da beraberinde getirdi. Kimileri cari açık tehlikesine dikkat çekerken, Devlet Bakanı Ali Babacan’a göre sorun yok. Çünkü borsaya girişler ve uzun vadeli krediler dikkate alındığında cari açığın fazlasıyla finanse edilmesi sorunu ortadan kaldırılıyor.

Erdinç, cari açığın belli bir seviyeyi geçmesinin ardından mutlaka önlem alınmayı gerektiren bir gösterge olduğuna işaret ediyor: Türkiye’nin cari açığı yüksek bir orandır ve ani bir olay olması durumunda, yabancı sermayeyi kaçıracak niteliktedir. Asya ülkelerinin açık seviyeleri çok daha düşük boyutlardayken, kriz geçirdiler.

Kurlar ne kadar dalgalı?

Erdinç, hükümetin kurların serbest olduğu tezine katılmıyor: “Eğer açık enflasyon hedeflemesine gitmişseniz, döviz kurlarındaki artışlardan rahatsız olacaksınız. Finansal teröristler bunu çok iyi biliyor ve ellerini ovuşturuyorlar. Çünkü kaçmak istedikleri anda, Merkez Bankası, kurların serbestçe kaçmasına izin vermez. Eğer izin verirse enflasyon hedefini tutturamaz. Düşünün ki döviz kurları bir ayda yüzde 10-15 arttı. Bunun enflasyon üzerindeki etkisinin sıfır olacağını kimse iddia edemez. Gecikmeli olarak enflasyonu artırıcı etki yapacaktır. Bunları Merkez Bankası da biliyor. Dolayısıyla döviz kurlarındaki ani artışlarda, öncekiler gibi geniş davranamaz. Rezervlerinden satmak zorunda kalır.

Kaynak : Günlük Evrensel Gazetesi
RESMİ rakamlar bunlar.

2000 yılında, 209.8 milyar dolar giriyor, 204.1 milyar dolar çıkıyor. 2001 yılında 110.1 milyar dolar giriyor, 117.3 milyar dolar çıkıyor. 2002 yılında 32.4 milyar dolar giriyor, 33.7 milyar dolar çıkıyor. İşte, size sıcak para harekatı!.. İşte, size Türkiye'nin borç faiz yükünün hızla artmasına yol açan harekat!.. İşte, size doların herkesi şaşırtan, iniş-çıkış serüveni!.. Şu sıralarda hepimizin sırtına binen harekat!..

Müthiş bir başı boşluk!.. Ne denetimi var, ne vadesi belli, ne vergisi var!.. Dolar dışardan Türkiye'ye geliyor, yurt içinde başıboş bir biçimde dolaşıyor, dünyanın en yüksek reel faizini alıp, tekrar yurt dışına çıkıyor.

Dolar geliyor, o sırada piyasa değeri 1.600 TL dolayında. Türk Lirası'na çevriliyor. Faizler yüzde 60 dolayında. TL'ye o faizden yatıyor. Milyarlarca dolar girince, doların fiyatı 1.600'lerden 1.500'lere, 1.400'lere iniyor. TL'den elde edilen faizle birlikte, bir süre sonra, o para yeniden dolara çevriliyor. Ama, doların fiyatı 1.400'lerde. 1.600'den sattığı doları şimdi 1.400'lerden tekrar satın alıyor. Örneğin, bir milyon dolar altı ayda, bu işlemle bir milyon 680 bin dolar olarak geri dönüyor. Altı aylık kazanç 680 bin dolar!.. Çok iyi kazanç!.. Çok iyi para!.. Dünyanın hiç bir yerinde böyle bir rant yok!..

PEMBE TABLO ALDATICI

Ya aradaki faizi kim ödüyor?.. Hazine!.. Borç faiz yükü işte böyle artıyor.

Dışardan gelen dolar, bu faizi alıp, yeniden yurt dışına çıkıyor. 2000 ve 2001 yıllarında giren ve çıkan dolar miktarı onun için bu kadar yüksek. 2002'de ekonomi belli bir istikrara kavuşunca, piyasalarda bu oyunu oynamak o kadar kazanç getirmiyor.

Şimdi aynı oyun sahnede. Çünkü, ekonomik istikrar yeniden sarsılmış durumda. Pembe tablolara aldanmak yanlış!.. Doların serüveni, tablonun ne kadar aldatıcı olduğunun kanıtı.

Malezya bu serüvende canı hayli yanan ülkelerden biri. Sonunda vergi getiriyor Malezya. Bizde ise, vergi koyalım denildiği anda, bir yığın çevre ayağa kalkıyor. Sermaye ürker yaygarasıyla!.. Yoo, hiç bir şey olmuyor. Sadece akıl almaz rantın kapısı kapanıyor. Hepimiz bu kadar faiz yükünden kurtuluyoruz.

AKP bu serüvene neden dur diyemiyor?.. Neden vergi getiremiyor?.. AKP iktidarını kim denetliyor?..

Dolarla Irak hıncı!..

GEÇMİŞ yıllarda ABD, Rus çelik ihracatını bu yöntemle kırıyor. Doların değerini düşürerek. Beyaz Saray ile ABD Çelik Tröstü elele veriyor.

ABD Hazine Bakanı doların Euro karşısında değer kaybından memnun!.. Çünkü, düşük değerli dolar, ithal mallarını pahalı hale getiriyor. Amerikan Halkı da, pahalı ithal malı yerine, kendi malını satın alıyor.

Şu sırada Euro karşısında düşük değerli dolar, ABD mallarının Avrupa'ya ihracatını artırıyor. Çünkü, Avrupa pazarlarında ABD malları daha ucuza geliyor. Bu aynı zamanda Avrupa'da işsizlik anlamını taşıyor.

Olayın siyasal tercümesi var. ABD, Irak'ta kendisine destek vermeyen kıta Avrupası'ndan hıncını alıyor!..

Kaynak : Hürriyet Gazetesi
Sanal sözcüğü Türk Dil Kurumu sözlüğünde 'gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan, mevhum, farazi, tahmini' olarak tanımlanıyor.

2000 yılı sonunda 200 milyar dolar olan GSMH'miz 2006 yılında yüzde 93 oranında büyüyerek 385 milyar dolara, 2.965 dolar olan kişi başına gelirimiz de yüzde 79 oranında artarak 5.300 dolara ulaşmış görünüyor. Çevremize baktığımızda son altı yıl içinde bu oranda geliri artan kimseyi görmüyoruz. TÜİK'in anketlerinden çıkan sonuçlara göre gelir dağılımı bozulmak bir yana az da olsa iyileştiğine göre bu gelir artışının mutlaka bizim çevremizde birilerine de yansımış olması gerekir. Ama öyle birisini bulamıyoruz.

Ekonominin 2005 yılı boyunca yalnızca 1000 adet ekmek ürettiğini ve ekmeğin fiyatının 0.30 YTL olduğunu varsayalım. Bu durumda bu ekonominin GSMH'si 300 YTL olur. 2006 yılında teknolojideki yenilik sonucunda üretilen ekmek sayısının 1100'e çıktığını ve fiyatların değişmediğini varsayalım. Bu durumda GSMH 330 YTL'ye yükselir. Ekonomi reel olarak yüzde 10 büyümüştür. Çünkü ekmek sayısı yüzde 10 artmış, fiyatlar değişmemiştir.

2006 yılında üretilen ekmek sayısında hiçbir değişiklik olmadığını buna karşılık ekmek fiyatının 0.35 YTL'ye yükseldiğini varsayalım. Bu durumda GSMH 350 YTL'ye yükselir. İlk bakışta ekonomi yüzde 17 büyümüş gibi görünür. Oysa ekmek sayısı artmadığı için ortada reel bir büyüme yoktur. Büyüme yalnızca fiyat artışının yarattığı bir görüntü büyümesidir. Bir ekonominin reel olarak büyüyüp büyümediğini anlamak için fiyat değişimini giderip yalnızca fiziki üretiminin artıp artmadığına bakmak gerekir.

Uluslararası karşılaştırmalara uyması için hesaplanan GSMH dolara çevriliyor. Ama bu işlem cari fiyatlarla hesaplanan GSMH üzerinden yapılıyor ve dönem içinde dolar kuru değişmemişse ekonomi büyümüş gibi görünüyor. Bunu yukarıdaki örneğe uygulayarak açıklamaya çalışalım.

2006 yılında 1.000 ekmek yerine ekonominin 1,100 ekmek ürettiğini ve ekmek fiyatlarının bu üretim artışına karşın daha fazla artan talep nedeniyle 0.35 YTL'ye yükseldiğini ve dolar YTL kurunun her iki yılda da 1.4 olarak kaldığını varsayalım. Bu durumda 2005 yılının 300 YTL'lik GSMH'si 214 dolar edecektir. 2006 yılının GSMH'si ise hem üretim artışını hem de fiyat artışını yansıtacak biçimde 385 YTL, yani 275 dolar olarak hesaplanacaktır. Yani ekonomi nominal olarak yüzde 29 büyümüş görünmektedir. Oysa bir önceki yılın fiyatları esas alınarak, yani fiyat artışının etkisi giderilerek, hesaplanan reel büyümeden gidersek reel GSMH (1.100 x .30=) 330 YTL ve dolayısıyla 235 dolar olarak bulunmaktadır. Yani reel anlamda büyüme yüzde 10 çıkmaktadır. Ekmek fiyatının 0.30 YTL'den 0.35 YTL'ye yükselmesiyle oluşan enflasyon yüzde 17 olduğuna göre YTL'nin dolar karşısında da, eğer dolarda da ayrıca bir değer değişimi olmamışsa, bu kadar değer kaybetmesi gerekirdi. Yani bu durumda YTL'nin dolar kurunun ((1.4 + (1.4 x 0.17)) 1.64 olması gerekirdi. Öyle olsaydı GSMH dolar cinsinden (385/1.64=) 235 dolar olarak bulunacak ve aynen yukarıda yaptığımız düzeltilmiş GSMH'ye eşit olacaktı. İşte bu aradaki fark yani (275-235=) 40 dolar tümüyle iç enflasyonun kura yansımamasının sonucu olarak ortaya çıkan sanal bir artışı ifade etmektedir.

Türkiye, aşağı yukarı beş yıldır YTL'nin dolar kurunun değişmediği bir ortamda yaşamakta ve GSMH'sini yüzde 93 oranında (kişi başına gelirini de yüzde 79 oranında) artırmış görünmektedir. Oysa ekonomi reel bazda 2000 yılından bu yana yüzde 34 büyümüştür. 2000 yılının GSMH'si 200 milyar dolar olduğuna göre bu büyümeyle GSMH'nın reel olarak kabaca 270 milyar dolara gelmesi gerekirdi. Oysa Türkiye'nin GSMH'si bugün 385 milyar dolar olarak ölçülüyor. Aradaki fark olan (385-270=) 115 milyar dolarlık fark sanal büyümeyi göstermektedir. Onun içindir ki ekonomi büyüyor ama işler ona paralel büyümüyor. Onun içindir ki GSMH ve kişi başına GSMH inanılmaz boyutlarda artıyor ama kişilerin gelirleri o kadar artmıyor.

Bu hesaba göre dolar kurunun da (549/ 270=) 1 USD= 2 YTL dolayında olması gerekiyor. Yani bu durumda YTL olması gerektiği değere göre yüzde 43 aşırı değerli olarak görünüyor.

Tıpkı sanal sözcüğünün anlamındaki gibi YTL gerçekte olması gerektiği değerden düşük, sanal bir noktada, GSMH'miz ise gerçekte olması gerektiğinin çok üstünde sanal bir düzeyde bulunuyor. Gerçek olan tek şey bu sanal durumun beklentilerimizi olumlu etkilemesi. Geçmişte sabit kur bu işlevi görürdü, şimdi dalgalı kur aynı işlevi görüyor. Bu da bize ekonomide beklentilerin ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor.

Kaynak : Radikal Gazetesi 21/12/2006
Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına aday olmaması, aday olması halinde partisinin genel seçimde karşılaşacağı oy kaybını ve bunun sonucunda tek başına iktidarı yitirmesini önlemeye yönelik bir tercihti. Dışişleri Bakanı Gül'ün aday gösterilmesi ise partinin kendi tabanından kaynaklanabilecek oy kaybını önlemeye yönelik bir hamleydi. Yani AKP, bu kritik dönemeçte ciddi bir çelişkiyle karşı karşıyaydı: Erdoğan aday olursa siyasal istikrarı tercih ettiği için AKP'ye oy verenlerin desteği düşecek, eşinin başı açık birisi aday olursa bu kez AKP'nin kendi seçmenlerinin vereceği oy düşecekti. Bu konuyu uzun uzun değerlendiren Başbakan, ılımlı bir politikacı havası veren, aynı zamanda partinin önde gelen isimlerinden olan ve dış dünyanın da tanıdığı Dışişleri Bakanı Gül'ü aday olarak açıkladı. Bu hamle, Erdoğan'ın aday olmasıyla azalacak çekirdek seçmen dışındaki desteği yerinde tutmayı ve Gül'ün aday gösterilmesiyle de kendi seçmeninin desteğini kaybetmemeyi hedef alan bir taşla iki kuş vurma hamlesiydi. Piyasaların ilk tepkisi olumlu oldu. Çünkü piyasaların algılaması Erdoğan'ın aday olmamasının yeterli olacağı şeklindeydi. Gül gibi dış çevrelerde tanınmış bir kişinin aday olması da sıkıntıları giderecek diye düşünülüyordu. Ne var ki adaylığın ardından yaşanan gelişmeler bu algılamaların pek de doğru olmadığını ya da daha doğru ifadeyle gerçekle tam olarak örtüşmediğini ortaya koydu. Gül'ün destek turları başarılı sonuç vermedi. Bu dönemlerde hep görüldüğü gibi siyasette ciddi dalgalanmalar başladı. Partilerinin aldığı karara uymayanlar cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turuna katıldılar. İlk turda 367 kişilik katılım sağlanmadığı halde oylamaya geçildi. Yoklama isteği reddedildi. İçeri girip çıkan CHP'li milletvekillerinin adları okunarak sanki mevcut milletvekili sayısı 368'miş gibi bir hava yaratıldı. Yani bir şark parlamentosunda yapılabilecek ne varsa hepsi yapıldı. Dolayısıyla tahminlerimiz paralelinde Merkez Bankası Başkanı atamasında başlayan atama ve seçme sıkıntısı bu kez cumhurbaşkanlığı makamına taşınmış oldu. İlk turda sonuç alınamadı ve ardından Genelkurmay'ın açıklaması geldi.

Son dört yıldır siyaset, geçmişte çok fazla örneği görülmedik biçimde ekonomiye hareket alanı sağlamıştı. Ekonominin gereklerinin önemli bir bölümünü yerine getirerek yapısal reformların bir bölümünün yapılmasının yolunu siyaset açmıştı. Bu destek sonucu bütçe açığı neredeyse sıfırlanmış, kamu borç yükü düşürülmüş, enflasyon önemli oranda geriletilmiş, ard arda beş yıl yüksek oranlı büyüme gerçekleştirilmişti. Öyle anlaşılıyor ki şu anki siyasal dengelerin bozulması ekonomik denge üzerinde de etkili olacak.

AKP, istediği yasaları çıkarmasını engellediği, istediği atamaları yaptırmadığı görüşüyle Cumhurbaşkanı Sezer'i eleştiriyor ve cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında çok daha iyi hamleler yapacağını anlatıyordu. İşte şimdi o aşamaya geldik. Geldik ve gördük ki Sezer'in cumhurbaşkanı olarak kalması meğer bazı dengelerin yerli yerinde olmasının anahtarıymış. Yani AKP'nin şikayet ettiği Cumhurbaşkanı Sezer meğer mevcut siyasal durumda önemli bir denge unsuruymuş.

Son gelişmeler siyasal dengeleri değiştirecek gibi görünüyor. Bu değişikliğin ekonomik dengeyi de değiştirmesi kaçınılmaz bir gerçek. Bu gibi durumlarda telaşa kapılmamak en doğru harekettir. Dolayısıyla şu anki pozisyonunuz ne ise şimdilik orada kalın. Öteden beri sepet yapın sepet yapın diyip durmamızın nedeni buydu işte. Bütün paralarını dövize yatıranlar şu ana kadar kaybettiler ama bundan sonra kazanma olasılıkları arttı. Bütün paralarını YTL'ye yatıranlar şu ana kadar kazandılar ama bu noktadan sonra kaybetme olasılıkları yükseldi. Oysa sepet yapanlar rahat. Bir yerden kaybedeceklerini öteki yerden kazanacaklarıyla dengeleyecekler.

Kaynak : Radikal Gazetesi 29/04/2007
Ortaya gereksiz ve büyük bir sorun çıkmıştır. Bu çeşit bir olay geçiştirilemez. Geri çevrilemez. Olan olmuştur...


Evvelsi gün geç saatlerde kamuoyuna duyurulan Genelkurmay açıklaması orta vadeli siyasi tabloyu temelden değiştirmiştir.

Büyük bir olasılıkla bundan sonraki gelişmeler hızlı olacaktır. Köşe yazıları internet gibi değil. İnternette yayınlanan yorumlar birkaç dakika önceki bilgileri kapsayabiliyor. Ama gazete yazıları en az yarım gün önce yazılıyor ve gazeteye gönderiliyor. Bu nedenle olayın yorumu yerine bundan sonrası için bazı saptamalar yapacağız.

1. Gereksiz bir sorun

Ortaya gereksiz ve büyük bir sorun çıkmıştır. Bu çeşit bir olay geçiştirilemez. Geri çevrilemez. Olan olmuştur. Ekonomiden... Piyasalara... Buradan da siyaset sahnesine, biz bir normalleşme umarken tersi yaşanmıştır.

Şimdi ortada bir dizi sorunlar yumağı vardır. Bu sorunlara çözüm bulmak kolay olmayacaktır.

Hamasi nutuklar veya palavra yerine oyuncular ortaya çıkmış bu sorunu siyasi yeteneklerini kullanarak çözmek zorundadır.

2. Sorunlar Genelkurmay’a rağmen çözülemez

TSK’nin Türkiye siyaseti içindeki rolü ve konumu bellidir.

TSK’nin daha önceki benzer girişimlerinde vatandaşın çoğunluğu bir süre için Silahlı Kuvvetleri desteklemekten çekinmemiştir.

Nedeni basittir. Çünkü TSK’ya karşı olan bir seçmen çoğunluğu ileride bunun TSK’ya zarar vereceğini ve ülke güvenliğinin de bundan olumsuz etkileneceğini hissetmektedir.

Bu gerçekçi bir seçmen değerlendirmesi olarak görülmelidir.

Ayrıca medyanın önemli bir kesimi de aynı şekilde tutumunu bu gelişmeye göre değiştirecektir.

Demek ki yapılması gereken TSK’ya rağmen değil, mümkünse ortak hareketlerle bu sorunu çözmeye çalışmaktır. TSK’ya rağmen sorunları çözmeye çalışmak sadece sorunları büyütecek ve bu olayın olumsuz etkilerini artıracaktır.

3. AB sürecinin önemi küçümsenmemelidir

AB sürecinin bu olaydan en az zarar alarak çıkmasına çalışılmalıdır. AB sürecinin durması veya kesilmesi ile birlikte ortaya çıkacak durumun ekonomi ve piyasalar üzerindeki olumsuz etkileri küçümsenmemelidir. (Yaşadıklarımızda aslında bazı AB üyelerinin kısmi bir sorumluluğu vardır.)

Piyasalarda oluşacak bir krizin etkileri dalga dalga ekonominin geri kalan kesimlerine yansıyabilir... Ülke güvenliği de oluşacak gelir dağılımı bozukluğundan veya bölgelerarası dengesizliklerden olumsuz etkilenir.

Soruna çözüm ararken her ne olursa olsun AB sürecinin işlemeye devam etmesine özen gösterilmelidir.

4. AKP içindeki bir hizip

Olayların bu noktaya gelmesinde AKP içindeki bazı siyasetçilerin önemli rolü olmuştur.

Bu kişiler gerek düşünme yeteneklerindeki eksikliklerden, gerekli sağduyuya sahip olmadıklarından, gerekse kişisel komplekslerinden dolayı Başbakan’ın alacağı doğru kararı etkilemişlerdir. En azından basında söylenen budur. (Sonradan verilen demeçler de bunu zaten doğrulamıştır.)

Gelinmiş olan noktada akılsızca davranışların AKP yönetimi tarafından kontrol altına alınması son derecede önemli olacaktır.

5. Sonuç: Genel seçimlere ittifaklarla girilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir

Olaydan en az zararla çıkmanın bir yolu genel seçimlerin öne alınması ve muhalefetin de bu seçimlere ittifaklarla girmesidir.

Böyle bir durumda Meclis’teki dağılım değişecek ve olay demokratik kurallar çerçevesinde kendiliğinden çözümlenecektir.

Parçalanmış bir şekilde seçime giren merkez ve sol partiler Meclis’te yine benzer bir dağılım ortaya çıkmasına neden olur.

Bu ise işleri daha da karıştırır.

Kaynak : Star Gazetesi 29/04/2007
Soros’un Yudum’unu Turkish Bank’ın yeni sahibi Kuveytli NBK satın aldı Turkish Bank’ın hisselerini almak için Özyol Ailesi ile prensipte anlaşan Kuveytli NBK (National Bank of Kuwait) Capital Private Equity, dünyaca ünlü spekülatör George Soros’a ait Türk gıda yağ üreticisi Yudum Gıda’nın yeni sahibi oldu.

GEÇTİĞİMİZ günlerde Turkish Bank’ın hisselerini almak için Özyol Ailesi ile prensipte anlaşan Kuveytli NBK (National Bank of Kuwait) Capital Private Equity, dünyaca ünlü spekülatör George Soros’a ait Türk gıda yağ üreticisi Yudum Gıda’nın yeni sahibi oldu. NBK, Yudum’u, Soros’a ait Bedminster Capital tarafından idare edilen Southeast Europe Equity Fund Ltd’den satın aldı. NBK Capital Equity Partners’in, 2006 yılında 110 milyon dolar satış cirosu gerçekleştiren Yudum Gıda’nın 100 hissesini, İş Bankası tarafından sağlanan finansman ile satın aldığı açıklandı.

KONTROL HİSSESİNE YATIRIM: Kuveyt Ulusal Bankası’nın (NBK) yatırım bankacılığı kolunu oluşturan NBK Capital’in Yöneticisi Samir Assaad, bu satın almanın NBK Capital’in, kendi alanlarında lider ve ciddi büyüme potansiyeline sahip firmaların kontrol hissesine yatırım yapma stratejisini ortaya koyduğunu söyledi. NBK Capital’in, uyguladığı aktif hissedar stratejisi ve mevcut şirket yönetimleri, kurduğu güçlü ortaklık bağları ile şirketler için ciddi büyüme potansiyeli yaratabileceğine dikkat çeken Assaad, bu sayede hissedarlara değer katılabileceğine inandıklarını belirtti.

KOMİLİ AİLESİ KURMUŞTU: 1878’lerde zeytinyağı ve sabun üretimi ile faaliyete başlayan Komili fabrikası, Komili Ailesi tarafından kurulmuştu. Komili fabrikası 1984 yılında İstanbul’dan Ayvalık’a taşındı. Unikom adıyla 1992’de Unilever ile başlayan ortaklık, 1995’te Unilever’in tüm hisseleri almasıyla sona erdi. Unikom Gıda, Ağustos 2003’te Unilever tarafından Soros’un kontrolündeki Amerikan sermayeli yatırım fonu Southeast Europe Equity Fund’a devredildi. Bu şirket günümüzde Yudum Gıda olarak faaliyetlerini sürdürüyor.

105 BİN TON ÜRETİM KAPASİTESİ: Merkezi İstanbul’da, fabrikası Ayvalık’ta yer alan şirketin yıllık 85 bin ton mısırözü ve ayçiçek yağı, 20 bin ton da zeytinyağı üretim kapasitesi bulunuyor. Yudum’un, Yudum Ayçiçekyağı ve Sırma Mısırözü markasıyla ürettiği ürünler iç pazarın yanısıra çeşitli Avrupa ülkeleri ile Orta Doğu ülkelerine ve Uzakdoğu Asya’da Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, Çin ve Kore’ye ihraç ediliyor.

NBK, Turkish Bank’la da söz kesmişti

KUVEYT Ulusal Bankası’nın (NBK) yatırım bankacılığı kolunu oluşturan NBK Capital, daha önce de Türkiye’de özellikle bankacılık alanında yatırım yapacağına ilişkin açıklamalarıyla basında yer aldı. NBK, Turkish Bank’ın hisselerinin önemli bölümünü satın almak için geçtiğimiz günlerde bankanın sahibi Özyol Ailesi ile prensipte anlaşmıştı. NBK Capital Equity Partners’in yatırım coğrafyası Körfez İşbirliği Ülkeleri (GCC), Mısır ve Türkiye’nin yanında Lübnan, Ürdün ve Suriye’yi kapsıyor.

Kaynak : Hürriyet
Merkez Bankası’nın döviz rezervi, 1 Haziran itibariyle 1 milyar 67 milyon dolarlık artışla 66.8 milyar dolara yükseldi

Merkez Bankası verilerine göre, döviz rezervi bir önceki haftaya göre 1 milyar 67 milyon dolar artarak 65 milyar 759 milyon dolardan 66 milyar 826 milyon dolara ulaştı. Rezervde geçen yılın sonuna göre ise 5 milyar 981 milyon dolarlık artış yaşandığı belirlendi. Merkez Bankası’nın bir önceki hafta 2 milyar 473 milyon dolar olan altın mevcudunda ise bir değişiklik yaşanmadı. Altın ve döviz varlıklarının toplamından oluşan brüt rezerv ise 1 Haziran itibariyle döviz rezervindeki artışa bağlı olarak 68 milyar 232 milyon dolardan 69 milyar 299 milyon dolara yükseldi.

DÖVİZ FAZLARI 1.069 MİLYAR DOLAR ARTTI

Merkez Bankası’nın dış varlıkları geçen hafta 1 milyar 69 milyon dolarlık artışla 69 milyar 598 milyon dolardan 70 milyar 667 milyon dolara çıktı. Döviz yükümlülükleri ise 1 milyar 286 milyon dolarlık düşüşle 44.4 milyar dolar oldu. Merkez Bankası’nın döviz fazlası geçen hafta 217 milyon dolar azalarak 1 Haziran itibariyle 26 milyar 256 milyon dolara geriledi.
Türkiye’nin "altın ile Merkez Bankası, bankalar ve katılım bankalarının döviz rezervlerinden" oluşan uluslararası rezervleri, 25 Mayıs itibarıyla 116 milyar 383 milyon dolar ile rekor seviyeye yükseldi. Uluslararası rezervler, 18 Mayısda 114 milyar 47 milyon dolar düzeyinde bulunuyordu.

KAMU BORÇ ÖDEMELİR 8.8 MİLYAR DOLARI AŞTI

Kamu kesiminin yılbaşından bu yana dış borç ödemeleri 8 milyar 842 milyon dolar oldu. Merkez Bankası’nın verilerine göre, kamu kesimi 1-6 Haziran tarihlerinde 157 milyon 560 bin dolarlık dış borç ödemesi gerçekleştirdi. Söz konusu dönemde gerçekleştirilen ödemelerin 138 milyon dolarını Hazine, 2.5 milyon dolarını ise Merkez Bankası yaptı. Diğer kamu kesimi 17 milyon dolarlık ödeme gerçekleştirdi. Kamu, 6 Haziran itibariyle yıl başından bu yana toplam 8 milyar 842 milyon 340 bin dolarlık dış borç ödemesi gerçekleştirmiş oldu. Yılbaşından bu yana yapılan ödemelerin, 4 milyar 628 milyon dolarını Hazine, 295 milyon dolarını ise Merkez Bankası gerçekleştirdi. Diğer kamu kesimi 335 milyon dolarlık dış borç ödemesinde bulunurken, IMF’ye 3 milyar 582 milyon dolar ödeme yapıldı.

ANKA
Yabancı yatırımcılar yılın ilk dört ayında Borsa’da 37.1 milyar dolarlık işlem gerçekleştirdi. Nisan ayında yabancıların en fazla işlem gerçekleştirdiği hisseler 1.5 milyar dolarla Garanti Bankası olurken, bu dönemde yabancı yatırımcının İş Bankası hisselerindeki 1.1 milyar dolarlık işlemleri, 27 milyon dolarlık alışla sonuçlandı.

İMKB’de bu yılın ilk dört aylık döneminde yabancı yatırımcı toplam 37.1 milyar dolarlık alım-satım işlemi yaptı ve söz konusu işlemler 3.1 milyar dolarlık alımla sonuçlandı. Dört ayda toplam 85,6 milyar dolarlık işlem gerçekleştiren yabancı yatırımcıların bu dönemdeki alım tutarı 20,1 milyar dolar, satış tutarı 17, milyar 16.2 milyon dolar ve net alım tutarı da 3 milyar 155 milyon dolar olarak gerçekleşti. Yabancıların söz konusu dönemdeki işlem hacmi ise 37 milyar 187.4 milyon dolar oldu. Böylece yabancıların yılın ilk dört ayında yaptığı tüm işlemlerin İMKB’deki işlemlerden aldığı pay yüzde 43.4 oldu. İMKB’de yabancı yatırımcı payı 2002’de yüzde 18.2 iken 2007 yılında bu oran 9,5 milyar dolar ile yüzde 41e yükseldi. Yabancı yatırımcıların İMKB’de yaptığı işlemler nisan ayında mart ayına kıyasla artış kaydetti.

ALIMLAR NİSAN AYI İTİBARIYLA 5.1 MİLYAR DOLARA ULAŞTI

Yabancı yatırımcıların ocakta 5,8 milyar dolar olan alım işlemi şubatta 4,8 milyar dolara, martta ise 431.3 milyon dolara kadar düşmüştü. Yabancı alımları nisan ayı itibariyle 5,1 milyar dolara çıktı. Böylece yabancıların borsadaki alım işlemleri ocak ayındaki seviyesinden 703.3 milyon dolar daha az oldu. Böylece yabancıların ocak ayında 2 milyar 39.4 milyon dolar, şubat ayında 146.7 milyon dolar, mart ayında 219.3 milyon dolar olan net alım tutarı nisanda 749.5 milyon dolar oldu. Yabancı yatırımcının net alım tutarı nisan ayında, ocak ayına kıyasla 1 milyar 289.8 milyon dolarlık düşüş gösterirken, mart ayına kıyasla 530.1 milyon dolar arttı. Bu yıl ocakta İMKB’de 19 milyar 628 milyon dolarlık, şubatta 22 milyar 172 milyon dolarlık, martta 20 milyar 628 milyon dolarlık ve nisanda ise 23 milyar 212 milyon dolarlık işlem gerçekleştirildi. Böylece bu yılın ilk dört ayında İMKB’de yapılan işlemlerin yüzde 43.4’ü yabancılar tarafından gerçekleştirilmiş oldu. Bu oran ocakta yüzde 49.1, yılın ilk iki ayında yüzde 46, ilk üç ayında yüzde 44.3 seviyesinde bulunuyordu.

EN ÇOK İŞLEM GARANTİ BANKASI’NDA YAPILDI

Yabancılar nisan ayında en fazla işlemi 1.5 milyar dolarla Garanti Bankası hisselerinde yaptı. Yabancıların Garanti Bankası hisselerindeki işlemleri 30.5 milyon dolarlık alımla sonuçlandı. Bu dönemde yabancı yatırımcının İş Bankası hisselerindeki 1.1 milyar dolarlık işlemleri, 27 milyon dolarlık alışla, Yapı ve Kredi Bankası hisselerindeki 726.8 milyon dolarlık işlemleri ise 78.2 milyon dolarlık alımla sonuçlandı.

VOB’UN İŞLEM HACMİ 600 KAT ARTTI

2005 yılı başında açılışı yapılan Vadeli İşlem ve Opsiyon Borsası A.Ş’nin (VOB) işlem hacmi 2006 yılında yüzde 600 oranında artarak, 12.5 milyar dolara ulaştı. VOB’un işlem hacmi 2005 yılında ise 2.2 milyon dolar seviyesinde gerçekleşmişti. Hazine’den alınan bilgiye göre, 2005 yılında tüzel kişilik kazanan "Gelişen İşletmeler Piyasası"nın operasyonel olarak faaliyete geçmesine yönelik çalışmalar devam ediyor. Yaratacağı likidite imkanları ile KOBİ’lerin sermaye piyasası aracı ihraç etmesini kolaylaştıracak Gelişen İşletmeler Piyasası, küçük işletmeler dahil olmak üzere tüm sektördeki işletmelerin sermaye piyasalarından fon sağlamalarını amaçlıyor.

EUROTAHVİLLER İKİNCİ EL PİYASADA İŞLEM GÖRMEYE BAŞLIYOR


Bu arada Hazine Müsteşarlığı’nın uluslar arası piyasalarda ihraç ettiği dış borçlanma araçları Eurotahvil, Nisan 2007 itibariyle İMKB Yabancı Menkul Kıymetler Piyasası Uluslar arası Tahvil Pazarı’nda işlem görmeye başladı. İşlemler otomatik tahvil alım satım sistemi üzerinden açılan ayrı bir pazarda uzaktan erişimle gerçekleşmekte. Hazine yetkilileri, bu uygulama ile masaüstü tezgahüstü piyasalarda aktif olarak işlem gören Eurotahviller’in organize ikinci el piyasada işlem görmesinin sağlanacağını, piyasanın etkinleştirilmesinin hedeflendiğine dikkat çekiyor.
Ayrıca, İMKB’de işlem gören şirketlerin bildirimlerinin, elektronik ortamda bilgi güvenliği standartlarına uygun biçimde kamuoyuna duyurulmasını amaçlayan "Kamuoyunu Aydınlatma Projesi"nin de bu yılın içinde devreye alınması planlanıyor. SPK ve İMKB tarafından gözetim çalışmalarının etkin bir şekilde yürütülmesi amacıyla hazırlanan "Gözetim Sistemi Projesi" de bu yıl içinde uygulamaya girecek.

ANKA
THY'nin yönetimine girdi. İş Yatırım Menkul Değerler'in yüzde 11'ni aldı. Tat Konserve'ye yüzde 10 ortak oldu. Özelleştirme sürecine giren Petkim hisselerinin yüzde 7'sini aldığını açıkladı. Ünlü spekülatör Franklin Templeton Fon'un yöneticisi Mark Mobius'tan bahsediyoruz. Mobius, Türkiye'de artık farklı bir yatırım stratejisini hayata geçirmeye hazırlanıyor ve halka açılmak isteyen şirketlere ortak olmak istiyor. Benzer operasyonu George Soros da yaklaşık 6 yıldır yapıyor. Özellikle Balkanlar ve Türkiye'de şirket alan Soros, bu şirketleri büyüttükten sonra satıyor. Mobuis ise yeni, daha farklı bir planı Türkiye için devreye sokmaya hazırlanıyor. Para Dergisi'ne konuşan Templeton Fon Türkiye Yönetici Direktörü Carlos Von Hardenberg, "Alışılagelmiş borsa yatırımları dışında özellikle İMKB'ye kote edilmemiş ama ileride açılmayı düşünen veya halka açıklık oranı düşük ve likidite sorunu yaşayan firmalara yatırım yapan bir "private equity" fonumuz var. Halihazırda oldukça umut verici fırsatlar belirledik. Örneğin halka açılma öncesi ortaya çıkan seçeneklerle ilgileniyoruz" diyerek Türkiye'ye yönelik yeni stratejilerini açıkladı.

Kaynak : Sabah Gazetesi
Teknosa büyüme stratejisi doğrultusunda müzik market ve yeni mağazaları bünyesine katmaya devam ediyor. Müzik market konusunda uzmanlaşan Uzelli'yi bünyesine katan Teknosa mağazaya sahip teknoloji marketi EP Center'ı da bünyesine katmak için Rekabet Kurulu'na başvurduğu söyleniyor. Romanya'da perakende şirketi Primex'in yüzde 51'ini alarak Romen pazarına giren Teknosa, bölgesel lider olma yolundaki içeride de adım atarak güçlendirmeye çalışıyor. Sabancı Holding Perakende Grup Başkanı Haluk Dinçer de, Romanya'daki mağaza açılışında büyüme hedeflerine hem içeride hem de yurtdışında devam etmek istediklerini vurgulamıştı.

TÜRKİYE 7. BÜYÜK PAZAR
Almanya merkezli Electronic Partner (EP) Center ise perakende sektöründe aradığını bulamayarak Türkiye'de sadece toptancı olarak faaliyet göstermeye devam edeceği konuşuluyor. İstanbul, Ankara ve İzmir'de mağazaları bulunan şirket, Cevahir Alışveriş Merkezi'ndeki mağaza ile Türkiye'ye hızlı bir giriş yapmıştı. Perakende sektöründe teknoloji mağazalarının sayısı son dönemde artış göstermişti. Yerli mağaza zincirlerine son dönemde yeni mağazalar eklenmişti. Türkiye'de tüketici elektroniği pazarının hızla büyümeye devam etmesi, cep telefonu ve bilişim ürünleri satışının katlanarak artması yurtdışından yeni yatırımcıların Türkiye'yi daha cazip pazar konumuna taşıyor. İki yıl önce pazara giren EP Center umduğunu bulamadı. Fransız Darty, Türkiye pazarında Arçelik'in eski genel müdürü Nedim Esgin ile birlikte hareket ediyor. Ekim ayında Türkiye'ye giriş yapacak bir başka Alman şirketi de Media Markt. Metro AG'nin yan kuruluşu olan Media Markt, Ümraniye Ikea'nın yanındaki arazide mağaza açmaya hazırlanırken, Demir Sabancı, İngiltere'nin en büyük teknoloji marketi Dixons'ın ilk mağazasını Temmuz ayında açaması bekleniyor. Yerliler de boş durmuyor. Sönmez Holding-Teknolojiks, Vatan Grubu- Vatan Bilgisayar, Bimex (Vedat Akgiray), Hızlı Sistem (Ülker) ve Gold sektörün hızla büyüyen yerli oyuncuları. Türkiye'de elektronik pazarının büyüklüğü 6 milyar Euro olarak hesaplanıyor. Bunun 1.4 milyar Euro'su elektronik, 1.3 milyar Euro'su telekom, 1.4 milyar Euro'su bilgisayar, 1.8 milyar Euro'luk bölümü de beyaz eşya harcamalarından oluşuyor. Türkiye toplam elektronik harcamasıyla Avrupa'da 7'nci büyük pazar.

Kaynak : Sabah Gazetesi
30 yıldır müzik sektörünün çeşitli alanlarında hizmet veren Uzelli 2007 yılının ikinci çeyreğinden itibaren, perakende sektöründeki faaliyetlerine son verdi. Sabah gazetesinin Teknosa Uzelli'yi satın aldı' başlıklı haberinin ardından bir açıklama yapan Uzelli, Teknosa'ya yapılan satışın Akmerkez ve Ankara Armada alışveriş merkezlerindeki mağazalarla sınırlı olduğu belirtildi. Uzelli'den yapılan açıklamada ayrıca mağaza satışına ilişkin gerekçe olarak da "İllegal dosya paylaşımı ve korsan nedeniyle müzik perakendeciliği yerine dijital ortamlardaki faaliyetlerimize odaklandık" ifadesi kullanıldı. Açıklama şöyle devam etti: "Uzelli, müzik sektörüne kazandırdığı 800'ün üzerinde albüm, sektördeki eşsiz deneyim ve bilgi birikimi ile dijital müzik pazarındaki faaliyetlerine devam edecek. Geçtiğimiz yıl dünyanın en büyük dijital müzik distribütörü Orchard ile yaptığı anlaşma ile attığı önemli adımın ardından bu yönde yenilikçi ve lider kuruluş olarak yol almayı hedefleyen Uzelli, sektörde yenilikçi duayen olmayı da sürdürecek."

Kaynak : Sabah Gazetesi
* Yerli yatırımcılar, siyasi kriz beklentisiyle son bir yılda 20 milyar dolar satın aldılar. Seçim yapılsın, para yine TL'ye gelecek, faizler inecek. TL'den çıkarak büyük zarar ettiler, göreceksiniz

* Merrill Lynch'deki işimden ayrılmadan önce hesaplarını yaptık. Bizim modele göre TL, dolara karşı yüzde 7, avroya karşı yüzde 15 değerliydi. Doların makul değeri 1.480 TL'ydi

* Başarılı olacaksan radikal olacaksın. AKP bütün reformları ilk altı ayda yapmalı. Türkiye'de yavaş yavaş reform olmuyor. Özal da ilk döneminde yaptı, sonrası gelmedi

Kaynak : NEŞE DÜZEL / RADİKAL

NEDEN? Mehmet Şimşek

Partiler, seçim meydanlarını dolaşarak kendilerince en önemli buldukları konuları konuşuyorlar. Konuşmalarda, milliyetçi hamaset, 'Apo'yu kim idam etmedi', 'En kahraman kim' türünden, insanların günlük hayatlarında yaşadıklarıyla hiç ilgisi bulunmayan tuhaf, içi boş atışmalar yapılıyor. Bu gürültü patırtı, asıl konuşmamız gereken en önemli konulardan biri olan ekonomik sorunları gözden saklıyor. AKP'nin, ekonomide başarılarının yanında, 'işsizlik, cari açık' gibi çözemediği ciddi sorunlar da var. AKP'nin ekonomideki yeni iddialı ismi Mehmet Şimşek'le ekonomik durumu, AKP'nin sorunlara çözümü olup olmadığını konuştuk. 1967 doğumlu Şimşek Londra'da Merrill Lynch'teki işinden ayrılıp Gaziantep'ten milletvekili adayı oldu. Şimşek, Grossman döneminde de Ankara'da Amerikan Büyükelçiliği'nde ekonomi danışmanıydı.

Adaylığı size AKP mi teklif etti? Siz mi başvurdunuz?

Hükümet geçen sene beni Merkez Bankası başkan yardımcısı olarak atamak istedi. Ama Cumhurbaşkanı 'Başkan atanmadan, yardımcıları atanmaz' diyerek kararnameyi iade etti. Daha sonra hükümet, uluslararası deneyimimi, saygınlığımı dikkate alarak beni Merkez Bankası başkanlığına da önerdi. O da gerçekleşmedi. Bana söylenen neden şuydu. Cumhurbaşkanı beni çok genç bulmuş. İşte bu süreçte AK Parti'yle aramda bir diyalog başladı. Zaten işim gereği daha önce hükümetle de bir diyalogum vardı.

AKP hükümetiyle nasıl bir ilişkiniz vardı?

Benim AK Parti'den önceki hükümetle de diyalogum vardı. Yedi yıldır çalıştığım Merrill Lynch, Türkiye'nin milli gelirinin dört katı büyüklüğünde müşteri portföyü olan bir uluslararası kuruluş. Ben, Avrupa, Ortadoğu ve Afrika bölgesi ekonomik araştırmalar bölüm başkanıydım. Uluslararası yatırımcılar için Londra'da ülke analizleri yapıyordum, onlara tavsiyelerde bulunuyordum. Ülke analizlerini yaparken o ülkedeki politika yapıcılarıyla görüşüyorsunuz tabii.

Peki sizin Türkiye'deki ilişkiniz başbakan düzeyinde miydi?

Ali Babacan, Kemal Unakıtan, Abdullah Gül gibi birçok bakanla ve AK Parti'nin bazı üst düzey yetkilileriyle aramda işim gereği bir diyalog vardı. Seçim sürecine girilince, 'Siyaseti düşünür müsün' dediler ve birkaç hafta önce partinin bir üst düzey yöneticisi beni Başbakan'la bir araya getirdi. Başbakan'la Ankara'da oturup uzun uzun konuştuk. Bana, 'Mutfakta sizin gibi insanlara ihtiyacımız var' dedi.

Peki sizin Türkiye'deki ilişkiniz başbakan düzeyinde miydi?

Tabii. İşten birkaç hafta önce ayrıldım. Türkiye'ye gelir gelmez mutfakta çalışmaya başladım. Seçim beyannamesinin ekonomiyle ilgili fasıllarının yazılmasına katkıda bulundum.

AKP hükümet olursa ekonomiyle ilgili bir göreviniz olacak mı? Bu konu konuşuldu mu?

Yok, konuşulmadı.

Mutfaktan ne anladınız peki?

Mutfaktan, Türkiye'nin sorunlarının çözülmesi ve kalkınma modelinin şekillendirilmesi için bir beyin fırtınası takımı oluşturulacaksa, onun bir üyesi olmayı anladım. Ben birçok gelişmekte olan ekonomiyi uzun süredir yakından takip ettim. Hem pratikte hem teoride çok iyi bir tecrübem var. Siyasete de şunun için girdim zaten. Son 50-60 yıllık tarihe baktığınızda, Türkiye sadece birkaç dönemde böyle ciddi bir çıkış yakalıyor. Ama bu yakalanan fırsatların, yaşanan parlamaların sonu bir türlü gelmiyor. Çünkü biz belli ölçekte bir reform süreci başlatıyoruz ama sonra onu derinleştirip genişletemiyoruz. Bu yüzden yakalanan momentumu devam ettiremiyoruz, kalkınmayı sürdüremiyoruz.

Aynı durum şimdi de yaşanmıyor mu? Ekonomide yakalanan yüzde 9'luk yüksek büyüme hızı gene düştü. Yüzde 5'e geriledi.

Evet, doğru... Şu anda bir yavaşlama var ama... Ben yakalanan bu momentumu sürdürebilir kılmak için geldim. Daha doğrusu gelme sebeplerimden biri, Türkiye'de sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak. Ben, Türkiye'nin Batı'daki gibi 'yüksek verimlililik modeli'yle büyümesi gerektiğini öneriyorum.

Başbakan önerinize ne dedi?

Çok makul karşıladı. Bu modelin temel hammaddesi rekabet. Biz, bu ülkede rekabetin önündeki engelleri kaldırmalıyız. Bu engellerin başında da büyük kamu sektörü geliyor. Kamu sektörünün büyük olduğu ülkelerde, hele bir de kayıt dışı ekonomi varsa, o zaman kayıt içinde olanların üzerindeki vergi yükü o kadar yüksek oluyor ki... Ayrıca bu kayıt dışı ekonomi verimsiz de olsa hayatını sürdürebiliyor.

AKP beş yıla yakındır tek başına iktidardaydı ve önemli değişiklikleri tek başına yapabilecek güçteydi. Kayıt dışı ekonomiyi küçültmek için beş yıldır niye hiçbir girişimde bulunmadı da, bunu şimdi vaat ediyor?
O konuda çok başarılı olmadı kabul, ama hiçbir şey yapılmadı demek de gerçekten abartılı olur.

Ekonomi kayıt içine alınabildi mi? Kayıt dışı ekonomiyi kayıt içine alarak vergi gelirlerini artırmak yerine, AKP, iktidarı boyunca, en adaletsiz vergi türü sayılan, zenginden de fakirden eşit alınan 'dolaylı vergileri', yani 'özel tüketim vergisi ve KDV' gibi vergileri artırdı sürekli olarak.

Hükümet, ekonomiyi kayıt içine alırsa, Türkiye'den paranın kaçacağından mı korktu?

O bir faktör. 1998'de, koalisyon hükümetinde Zekeriya Temizel bazı düzenlemeler yaptı. Sonra Rusya krizi çıktı, burası alt üst oldu. O düzenlemeler geri alındı. Bu işleri yaparken zamanlama çok önemli. Ekonomiyi kayıt içine almak öyle bir gecelik, beş yıllık bir iş değil. Önce bir veri tabanı oluşturmanız lazım. Amerika'da insanlara doğduğunda sosyal güvenlik numarası veriyorlar. Bu da sizin vergi numaranız oluyor. Biz Türkiye'ye bunu getirdik. Ayrıca 8 bin liranın üzerindeki bütün işlemlerin bankalar yoluyla yapılması şartını koyduk. Bugün vergi numarasız ne ev ne de araba alabiliyorsunuz. İşin alt yapısını hazırladık. Ayrıca insanları kayıt dışına iten nedenleri de ortadan kaldırmanız lazım.

Ne gibi?

İstihdam üzerindeki yüksek vergileri düşürmeniz lazım. Biz bunu azaltmadık ama şimdi azaltacağız. Üstelik kayıt dışı sadece vergi kaybını değil, ekonomide verimsizliği de artırıyor. Kayıt dışı ekonomiyi kayıt içine alacağız biz. Önce bunun alt yapısını, veri tabanını kurduk. Biz bir de ekonomide verimliliği artırmak için tüketici haklarını koruyacağız. Tüketici hakları üretici haklarından daha önemlidir.

Siz AKP'nin Kemal Derviş'i mi olacaksınız?

Yok. Kemal Derviş benim gibi hizmet için ülkeye gelmiş ama, o, zor bir dönemde kurtarıcı olarak gelmiş. Benim geldiğim dönemde ise Türkiye kendi ayakları üzerinde durabiliyor.

Türkiye, dünyanın en büyük cari açıklarından birine sahip.

Doğru.

Hükümet bunun önemli olmadığını söylüyor. Ali Babacan, 'Dışarıdan para gelmeye devam ediyorsa, sorun yok' diyor. Birçok iktisatçıyla birlikte Kemal Derviş ise bu açığa karşı uyarıyor bizi. Siz ne düşünüyorsunuz? Türkiye'nin kazandığı dövizden fazlasını harcaması, yani ürettiğinden fazla tüketmesi ve bunun sonucunda cari açık olması tehlikeli mi, değil mi?

Cari açığın bu kadar yüksek olması ekonomide bir kırılganlık yaratıyor. Ben bu konuda panik yaratılmasına katılmasam da, rehavet içinde olmayı da doğru bulmuyorum. Türkiye'de cari açık yapısal bir problemdir. Çünkü katma değeri düşük bir sanayi yapısına sahibiz. Zaten bizim en önemli hedeflerimizden biri de bu dönüşümü sağlamak. Yani kol gücünden beyin gücüne geçmek ve küresel ölçekte rekabet gücü yüksek bir ülke olmak. Cari açığı ancak verimliliği ve rekabet gücünü artırarak düzeltebiliriz. Cari
açığı kur hareketleriyle düzeltemeyiz.

Ama Amerika cari açığını kapatmak için kendi parası doların değerini son dört yılda yüzde 30 devalüe etti. Oysa cari açığı tehlikeli boyuttaki Türkiye kendi parasının değerini sürekli yükseltiyor. Ve ithalat, ihracattan daha hızlı artıyor. İthalatla ihracat arasındaki makas giderek açılıyor.

Amerika cari açığını kapatamadı ki. Bakın... Ekonomide imkânsız üçlü diye bir konsept var. Eğer bir ekonomide sermaye hareketleri serbestse ve Merkez Bankası'nın para politikası bağımsızsa, paranın değerini kontrol edemiyorsunuz. Çin parasının değerini kontrol ediyor, çünkü orada sermaye hesabı bizdeki gibi serbest değil. Evet şu anda Türkiye'de döviz kuru olması gerekenden biraz düşük ama Türk Lirası'ndaki değerlenme Türkiye'ye olan güvenden kaynaklanıyor.

Doların düşüşü Amerika'ya olan güvensizlikten, TL'nin değerlenmesi ise Türkiye'ye olan güvenden kaynaklanıyor. Öyle mi? Söylediklerinizden bunu mu anlamalıyım?

Önemli ölçüde evet. Türkiye'ye güvenmeselerdi bu cari açığa rağmen gelmezlerdi. 'Faizler yüksek' deniyor. Madem faizler bu kadar yüksek, neden Türk vatandaşı geçen temmuzdan bu yana bu kadar cazip TL faizine rağmen, 20 milyar dolarlık döviz satın aldı?
Türkiye'ye güvenmiyorlar çünkü. Türk ekonomisinin, cari açıktan ötürü çok kırılgan olduğunu geçen yıl yaşayarak görmediler mi? Geçen yıl temmuzda Amerika faizleri biraz artırınca, dünyada en çok sarsılan ekonomi, büyük cari açığı yüzünden Türkiye oldu. Dolar bir anda 1.780'lere fırladı.

Ama yabancı Türkiye'ye güveniyor.

Türkiye dünyada 'yüzde 9' gibi en yüksek 'reel faizi' veren ülke. Öyle ki, enflasyon yüzde 9 olmasına rağmen, faizler hâlâ yüzde 18. Faizin yüksek olması, o ekonomiye güvenildiğini değil, güvenilmediğini, o ekonominin riskli bulunduğunu gösterir. Eğer bir ekonomi sağlamsa, iyiyse, daha cazip koşullarda borç bulması gerekir. Bir ülkenin ekonomisine güven düşük faizi, güvensizlik de yüksek faizi getirmez mi?

Doğru ama, Türkiye'de siyasi belirsizliğin getirdiği bir risk var. Ayrıca yüksek bir cari açık da var. Bu yüksek cari açık enflasyon belirsizliği yaratıyor. Yerli yatırımcılar siyasi kriz beklentisiyle TL'den çıkıp, 20 milyar dolar satın aldı. Şimdi siyasi kriz beklentisi bitsin, siyasette taşlar yerine otursun, o 20 milyar dolar tekrar TL'ye gelsin, faizler inecek. TL'den çıkarak büyük zarar ettiler. Göreceksiniz.

Türk parası çok değerli. Siz Türk Lirası'nın değeri hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz kuru ne kadar değerlenmiş buluyorsunuz?

Merrill Lynch'teki işimden ayrılmadan önce, biz bunun hesaplarını yaptık. Ama bunu başlık yapmayacaksınız. 'Mehmet Şimşek YTL bu kadar değerli!' dedi demeyeceksiniz. Bizim yaptığımız modellere göre, YTL dolara karşı yüzde 7, avro'ya karşı yüzde 15 değerli. Bu modeller bir takım varsayımlarla yapılıyor, sadece ısrarla sorduğunuz için ben size o rakamları verdim.

Dolar şu anda 1.300'erde. Bu durumda doların değeri ne olmalı?

Bizim o günkü hesaplardan bahsediyorum. 1.480 makul bir seviyeydi.

Türkiye'nin çok ciddi bir işsizlik sorunu var? Bu sorun bugünkü politikaları sürdürerek aşılabilir mi?

Hayır. Türkiye, son beş yılda AB ülkeleri arasında İspanya'dan sonra en fazla istihdam yaratan ülke. Fakat işsizlik oranı sadece yüzde 10.3'ten yüzde 9.9'a düştü. Nedeni de daha önceden tarım sektöründe çalışıp gizli işsiz konumunda olan 2.3 milyon civarında insanın tarımı terk edip, işsizlik istatistiklerine girmesidir. Tarım boşalıyor. İktidara geldiğimizde tarımın istihdamdaki payı yüzde 36 civarındaydı. Bugün yüzde 26 civarında. Çok ciddi bir yer değiştirme var. Biz her şey mükemmel demiyoruz. İşsizlik oranı kabul edilemeyecek kadar hala yüksek. İşsizlik fonunda birikmiş ciddi bir para var, biz bunu geri dönüşümü olan mikro projelere kullandırtacağız. Herkes Türkiye'deki problemlerin makro olduğunu sanıyor. Yanlış. Türkiye'deki problemler mikrodur. Her sektörü rekabete açacaksınız. Bütün mal ve hizmetlerin önünü açacaksınız. Sektörlere giriş çıkış serbest olacak. Rekabet çok önemli. Çünkü rekabetin olmadığı yerde değişim olmaz.

AKP önümüzdeki dönemde, eğer iktidar olursa, ekonomideki en önemli hedefi ne olacak?

Üç reform yapılacak. Bir, sosyal güvenlik reformu uygulanacak. İki, işgücü piyasası esnek hale getirilecek. Türkiye'de işgücü piyasası çok katı. Bu memlekette part time çalışamıyorsunuz. Mesela işverene 49 işçiden sonra işyerine, 'hükümlü al, terör mağduru al, sakat al, avukat al, doktor al' diyor. Benim avukata ihtiyacım varsa gider dışarıdan avukatlık hizmetini alırım. Niye şirketimde avukat bulunsun ki? Bu işgücü yasası toplumsal kesimlerle uzlaşarak mutlaka gözden geçirilmeli.

Üçüncü hedefiniz ne olacak?

Üç, hukuk reformu yapılacak. Ekonomiyle hukuk arasında muazzam bir bağlantı var. İş ortamının iyileştirilmesi ve bu ülkenin öngörülebilir bir memleket haline gelmesi için hukuk reformu yapılmak zorunda. Bu reform, yerli yabancı herkesi etkiler. Hak ve özgürlüklerin ve de mülkiyet hakkının, hukukun garantisi altında olması çok önemli. Adaletin hızlı dağıtılması ve işleyen bir hukuk sisteminin olması lazım. AKP güçlü bir çoğunlukla gelirse, iktidarının ilk altı ayında bütün bu reformları teker teker uygulamaya koymalı. Bir yılı beklememeli. İlk altı ayda hepsini yapmalı. Başarılı olacaksan radikal olacaksın. Çünkü tedrici reform süreci çalışmıyor. Özal da reformları çok radikal bir şekilde ilk döneminde yaptı. Sonrası gelmedi.

Türkiye'de yabancı sermayenin aniden kaçması ihtimali var mı?

İhtimal var ama o ihtimal düşük. Eğer enflasyonla mücadele programını kararlı bir şekilde sürdürürsek, mali disiplini korursak, Türkiye'den çıkacak para miktarı bir global şokta bile sınırlı olur. Olmaz demiyorum. Ekonomide bir turbulans yaşanmaz demiyorum. Arada sırada böyle iniş çıkışlar olacaktır. Ben ekonomide kırılganlık yok demiyorum. Uluslararası piyasalarda bir hengâme olursa Türkiye bundan ciddi bir şekilde etkilenir. Ama ben diyorum ki, Türkiye eskisi kadar kırılgan değil. Eğer biz, yabancıyı doğrudan yatırımlarla cari açığın finanse edileceğine ikna edersek, buradan çıkacak para her zaman sınırlı olur.

Peki yabancı sermaye yatırıma mı yoksa borsaya mı geliyor?

Ağırlıklı olarak yatırıma geliyor. Geçen sene Türkiye, 20 milyar dolarla dünyada en fazla doğrudan yabancı yatırım çeken beşinci ülke oldu. Bu çok önemli. Cari açık yüzde 8'e vardığı halde Türkiye'de bir hengâme yaşanmadıysa, bunun temelinde yatırım ortamının iyileştirilmesi ve ülkeye doğrudan yabancı sermayenin çekilmiş olması var. Piyasada şu anda 87 milyar dolar sıcak para var diyorlar. Bunun yaklaşık 50 milyar doları borsadaki değerdir. 32-33 milyar doları da yabancının elindeki bonodur. O biraz daha sıcak. Yani riskli olan odur. Ama orada da önemli olan enflasyonla mücadelenin sürmesi ve bütçe disiplinin sürdürülmesidir. Onları yaparsanız, oradan da çıkacak olan miktar sınırlı olur. Bakın, ben bu işin içinden geldim. Yeter ki Türkiye'nin uzun dönem perspektifinde, AB uyum sürecinde ve reformlarda bir bozukluk olmasın.

Seçimlerden nasıl bir sonuç çıkacağını düşünüyorsunuz?

AK Parti'ye yüzde 40'lar civarında bir destek var. Bağımsızlarla birlikte üç parti Meclis'e girerse, 315 civarında milletvekiline denk gelir bu destek.
En kötü senaryo gerçeğe dönüşüyor: kriz bol keseden şirket satın alan fonlara sıçradı

ABD mortgage piyasasındaki kriz milyarlarca dolar harcayarak uçuk fiyatlardan şirket satın alan private equity fonlara sıçradı. Yatırımcılar yüksek miktarda kredi kullanıp şirket alan bu fonlara borç vermekten vazgeçti.

Dünya piyasalarında en çok korkulan senaryo gerçeğe dönüşüyor. ABD’deki subprime mortgage kredileri sektöründe ortaya çıkıp dünya borsalarında şok dalgalanmalara neden olan kriz, diğer alanlara da yansımaya başladı. Mortgage sıkıntılarının bulaştığı ilk piyasa dünya çapında trilyon dolarlık şirket alımlarına imza atan ve bu yüzden ’şirket avcısı’ olarak adlandırılan private equity fonlar (özel sermaye fonları) oldu. Son 2 yıldır karşılarına çıkan hemen her şirketi yutan ve satın almalar sırasında mali performansı ikinci plana atıp firmalara 50-60 yıllık kârları kadar fiyatlar teklif eden private equity fonların para musluğu kuruma aşamasına geldi.

Para muslukları kapandı

Dev fonların şirket satın almada kullandıkları parayı bulmak için çıkardıkları borçlanma tahvillerine talep bir anda kesildi. Son 3 hafta içinde şirket satın almak için private equity fonlar tarafından ihraç edilen yaklaşık 32 milyar dolarlık tahvil elde kaldı. İşin ilginç tarafı bu tahvillerin faturası satışa aracılık eden 8 ayrı uluslararası yatırım bankasına çıktı. Tahvillere satış garantisi veren yatırım bankaları, müşterilerine satamadıkları bu kağıtları riskli kredi olarak kendi kasalarına koymak zorunda kaldı. Piyasalarda söz konusu fonların ihraç ettikleri tahvillere yönelik ilk sarsıntı atlatılsa bile önümüzdeki dönemde yeni borçlanmaların zor olduğu ve bu nedenle uzun bir süredir dünya borsalarını sürükleyen dev şirket alımları dalgasının artık yavaşlayacağı belirtiliyor. Öte yandan fonlardaki kriz hisse senedi fiyatlarına da yansımaya başladı. ABD’nin en büyük private equity fonları arasında yer alan ve geçen ay borsaya açılan Black Stone hisselerindeki kayıp yüzde 17’ye ulaştı. Benzer bir yatırım fonu olan ve Şubat ayında New York Borsası’na gelen Fortress Investment hisselerindeki düşüş yüzde 48’i buluyor. Ayrıca daha önce Beymen ve Boyner’e de talip olan dünyanın en büyük private equity fonlarından KKR’nin önümüzdeki ay yapılması beklenen halka arzının da zora girdiği belirtiliyor.

Dolar 1.33’ü, borsa 51 binin altını gördü

ABD’dekİ mortgage krizinin şirket avcısı private equity fonlara yansıması tüm dünya piyasalarında da yeni sarsıntılara neden oldu. Dow Jones’un önceki akşam yüzde 2.24 ile bu yılın ikinci büyük günlük düşüşünü yaşamasının ardından Tokyo’dan, Londra’ya kadar tüm piyasalarda kayıplar yaşandı. Avrupa borsalarında yüzde 0.5’e yakın düşüşler olurken, İMKB’de endeks 50 bin sınırına kadar çekildi. Gün içinde en düşük 50 bin 644 puan görülürken, kapanış yüzde 1.81 kayıpla 51 bin 561’den gerçekleşti. Hafta başında 1.23’e kadar gerileyen dolardaki yükseliş dün de sürdü. Perşembe 1.2813’ten kapanan dolar 1.3290’ı gördükten sonra kapanışı 1.3035 YTL’den yaptı.

Dow Jones %1 düştü

Ülke DeğerKaybı (%)
Rusya 1.95
ABD* 1.01
Brezilya* 0.97
Almanya 0.76
Arjantin* 0.71
İngiltere 0.58
Fransa 0.55
İtalya 0.32
*19:30 itibarıyla

Moody’s: Derin krizden bir fon çöküşü kadar uzaktayız

ABD’de mortgage piyasasında yaşanan sorunların ekonominin geri kalanına yayılmasının olası olduğunu belirten Moody’s şef ekonomisti Mark Zandi, “Global likidite krizinden bir hedge fonu çöküşü uzakta olabiliriz” dedi. 1 trilyon dolarlık kredi piyasası sorunu ile karşı karşıya olduklarını belirten Zandi, risklerin her geçen gün arttığını belirtti. Zandi, bu sorunların kısa sürede çözüleceğine ilişkin açıklamaların gerçeği yansıtmadığını söyledi. Zandi, “Likidite kuruyor. Tüm riskler yeniden fiyatlanıyor” diye konuştu.

Merrill Lynch: Piyasalarda çöküş olmaz

Merrill Lynch Başekonomisti David Rosenberg ABD piyasasında yaşanabileceklerin 2 senaryoya odaklandığını söyledi. Rosenberg “Birinci senaryo dünyanın sonudur. İkinci senaryo ise kâr realizasyonundan oluşmaktadır” dedi. Dünyanın şu an için sona geldiğini düşünmediğini belirten Rosenberg, yaşanan sorunların borsaları satışa yöneltmesinin doğal olduğunu belirtti. Rosenberg, “Ancak piyasada konuşulduğu gibi satış sürmez” dedi.

CommSec: Kriz alım fırsatı olabilir

Avusturalya finans piyasalarında 2 milyar dolar değerinde fon yöneten CommSec ekonomisti Craig James, ABD’de borsalarında yaşanan kredi sorunlarının alım fırsatı olarak kullanılabileceğini söyledi. Ekonomide yaşanan sorunların kısa süreli kalacağına inandığını söyleyen James, “Birçok ekonomistin aksine, piyasalarda yaşanan kâr satışlarının bir alım fırsatı olabileceğini öngörüyorum” dedi. Avusturalya borsasının değeri iki günde yüzde 5.4 düşerken şirketlerin değer kaybı 83 milyar dolar oldu.

Kaynak : Vatan Gazetesi
“Carry trade” ile ilgili son uyarı dünyanın en saygın ekonomi gazetesi Financial Times’tan (FT) geldi

Faizi düşük para birimiyle borçlanarak getirisi yüksek para birimine yatırım anlamına gelen “carry trade” ile ilgili son uyarı dünyanın en saygın ekonomi gazetesi Financial Times’tan (FT) geldi. Financial Times gazetesinde yayınlanan bir makalede yen aracılığıyla carry trade yapan Japon yatırımcıların ’kâr realizasyonu’na yönelebileceği savunulurken Türk Lirası gibi yüksek getiri sağlayan para birimlerindeki pozisyonlara dikkat çekildi.

Credit Suisse Varlık Yönetimi Başkan Yardımcısı Robert Parker imzasıyla FT’de yayımlanan makalede, “Yenle yapılan carry trade’deki progil giderek kötüleşiyor” denildi. Makalesinde Türkiye’ye de değinen Parker, Türk Lirası’nın son bir yılda yene karşı yüzde 22 değer kazandığı vurguladı. Parker, “Yenin değeri YTL’ye karşı gerektiğinden daha fazla düşük” dedi.

Öte yandan ABD’deki mortgage krizinin etkileri tüm dünyada hissedilmeye devam ediyor. Avrupa borsalarındaki gerileme dün de devam ederken İMKB endeksi önceki günün ardından dün dü yüzde 0.99 değer kaybetti. Endeks 50 bin 55 puandan kapattı.

Kaynak : Vatan Gazetesi 14.07.2007
Salı günü başlayan, Çarşamba günü geçiştirilmiş gibi görünen satışlar, dünya piyasalarını dün yine allak bullak etti. Uzun süre piyasaları coşturan ‘carry trade’ saadet zinciri şimdi kabusa dönüştü

Önceki gün hem Çin hem de ABD’deki toparlanma ile Salı günü meydana gelen piyasalardaki şokun atlatıldığı düşünülüyordu. Ancak carry trade işlem yapanların dün pozisyon kapatmaya devam etmesi, Japon Yeni’ne değer kazandırırken Asya borsalarında düşüşe neden oldu. Gözlerini Uzakdoğu’ya çeviren Avrupa borsaları dün özellikle ikinci yarıdan sonra satışa döndü. Bu trend İMKB’yi de etkiledi. Borsada özellikle ikinci seansta hız kazanan satışlarla kayıplar hızlandı. Seans sonunda endeks 40 bin psikolojik sınırını da aşağı yönde kırdı ve 39 bin 588 puandan kapandı. Hisse senetlerindeki ortalama kayıp yüzde 4.45 oldu.

Hisse senedi piyasasında adeta kan gövdeyi götürürken, bankalar arası piyasada döviz fiyatları da hareketlendi. Bankalar arası piyasada bugün valörlü işlemlerde dolar fiyatını 1.435’e kadar çıktığı gözlendi.

Analistler, Japonya piyasasının durulmaması halinde global dalgalanmanın devam edebileceğini belirtiyor. Piyasalardaki mevcut düzenin birbirini tetiklemesi üzerine kurulduğuna da dikkat çeken analistler, “Japon Yeni değer kazandıkça bazı fonlar pozisyon kapatma telaşına düştü. Pozisyonlar kapatıldıkça yendeki değer artışı hızlanıyor. Panik kartopu misali büyüyor” dediler.

ABD’de denge hakim
ABD borsalarında panik satışların diğer borsalara göre nispeten daha düşük olması dikkat çekiyor. Dün de Dow Jones endeksindeki düşüş, Avrupa borsaları ile kıyaslandığında daha az oldu. Brezilya Borsası’ndaki düşüşün de İstanbul Borsası’na göre daha mütevazi olması dikkati çekti.

Japonya kaynaklı 500 milyar $’lık saatli bomba var
* Japonya gelişmiş ülkeler arasında yüzde 0.50 ile en düşük faizi veren ülke. Bu nedenle uluslararası yatırımcılar bu ülkeyi ucuz para kaynağı olarak kullanıyor.

* Buradan düşük faizle alınan paralar diğer ülkelerdeki yüksek faizlere yatırılıyor. Böylece faizler arası bir arbitraj işlemi yapılıyor. Buna carry trade deniliyor.

* Carry trade işleminde uluslararası bir fon Japonya’daki para piyasasında örneğin 1 ay vadeli 100 milyon dolar borç alıyor (yen borçlanıp dolara çeviriyor). Parayı başka ülkelere havale ediyor.

* Söz konusu fon bu para için kısa süre öncesine kadar ayda onbinde 2 faiz ödüyordu. Yani Japonya’dan alınan 100 milyon dolarlık borca ödenen faiz aylık sadece 20 bin dolardı.

* Japonya’dan ayda sadece 20 bin dolar faiz maliyetiyle alınan bu para ABD’de faize yatırılınca bir ayda 430 bin dolar kazanç sağlanıyordu. Paranın Türkiye’ye getirilmesi durumunda sağlanan aylık getiri ise 1 milyon 450 bin doları buluyordu.

* Ayrıca bu faiz arbitrajının dışında, Japon Yeni’nin sürekli değer kaybetmesi de getirileri büyütüyordu. Yen dolara karşı yüzde 1 değer kaybedince 100 milyon dolar borç alan yatırımcı otomatik olarak 1 milyon dolar kara geçiyordu.

* Arbitrajdan sağlanan bu yüksek getiri Japonya kaynaklı carry trade işlemlerinin boyutunu 500 milyar dolara kadar yükseltti.

* Japonya’dan borçlanılan 500 milyar dolar likidite olarak dünyanın diğer piyasalarına dağıldı ve bu piyasalarda hızlı kazançlara neden oldu. Hemen her ülkede borsalar yükseldi, bono faizleri düştü.

* Bu mutlu tabloyu ise Japon Merkez Bankası’nın geçen ay yaptığı faiz artırımı bozdu. Japonya’da faiz yüzde 0.25’ten yüzde 0.50’ye çıktı. Yani 100 milyon dolarlık borçlanma için ödenen aylık faiz 20 bin dolardan 40 bin dolara yükseldi.

* Elde edilen kârlara göre bu maliyet artışı çok önemli olmadı. Ancak faiz artırımı yene hızla değer kazandırmaya başladı. Yen 22 Şubat’tan bu yana dolar karşısında yüzde 3.33 yükseldi.

* Bu değişim carry trade yaparak faiz farkından para kazanan fonlar için yıkıcı oldu. Yendeki 1 haftalık yükseliş Japonya’dan borçlanıp ABD’ye giden yatırımcının 8 aylık, Türkiye’ye gelen yatırımcının ise 2.5 aylık karına eşdeğer bir getiriyi bir anda silip götürdü.

* Yatırımcılar yendeki yükseliş nedeniyle paniğe kapılarak tüm dünyadaki pozisyonlarını satıp borçlarını kapamaya, yani yeniden yen almaya başladı. Böylece yendeki değer artışı hızlanırken, dünyanın geri kalan piyasalarında hızlı düşüşler başladı.

Kaynak : Vatan Gazetesi 02.03.2007
Bu haber eski olmasına rağmen Carry Trade'in işleyişini ve son günlerdeki satış süreciyle benzerliğini hatırlatmak için yayınlanmıştır.
Geçen hafta küresel piyasalarda ve aynı anda Türkiye piyasalarında başlayan kötüleşmenin adını Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz koydu: İngilizce "non incomes, non jobs, non asset" kelimelerinin baş harfinden oluşan "ninja". Yani "gelir yok, iş yok, varlığı yok" krediler sorunu. Bu sorun zaten gündemdeydi. Ama geçen hafta ABD'de haziran ayı konut satışlarının yüzde 6.6 düşmesi ve riski yüksek konut kredilerine yatırım yapan büyük fonlardan bir kaç batış haberi gelmesi sorunu yeniden alevlendirdi. Buna bir de son zamanlarda piyasaların yeni rekorlar kırması ve kâr realizasyonu için uygun ortamın oluşmasını da eklemek gerekiyor.

- Riskten kaçış
- Salı gününden itibaren hemen hemen bütün piyasalarda negatif trendler ortaya çıktı. Risk alma iştahı süratle azaldı. Risk endeksi VIX yüzde 23.36 değeri ile geçen yıl ortasında yaşanan güçlü dalgalanma sırasındaki düzeyinin sadece 2 puan altındaydı. Bu oran bir süredir yüzde 10 civarında seyrediyordu.
Riskten kaçışın bir sonucu olarak hisse senedi borsalarında yüzde 810'lara varan düşüşler meydana geldi. Carry trade pozisyonların da kısmen kapatıldığını Japon Yeni'nin değer kazanmaya başlamasından görüyoruz.
Türkiye piyasası yine en çok değer kaybeden piyasalardan biriydi.

- Daha güçlü bir dalga
- Riskten kaçan para sığınak olarak en güçlü ülkenin en güçlü kağıdını seçti. Bu nedenle ABD 10 yıllık Hazine tahvilinin faizi yüzde 5'in altına inerek yüzde 4.76'ya, 30 yıllık tahviller de yüzde 4.95'e geriledi. Salı uç verip çarşamba yaygınlaşan kötüleşme perşembe günü doruk noktasına çıktı, cuma da hız keserek devam etti. Müthiş olumlu bir eğilimin ardından gelen bu satış dalgasıyla sanki bazı piyasalarda kıyamet koptu.

Bu dalgalanmanın haziran ayının ilk haftasındakinden daha güçlü ve büyük boyutlu olduğu görülüyor. Belki bu yılın ilk dalgalanması olan şubat sonumart başındaki dalgalanmayla benzerlik de kurulabilir. Eğer bu haftadan başlayarak durulursa.

- Türkiye'ye etkisi kuvvetli
- Türkiye piyasası bu dalgaya pek çok piyasa gibi, iyimserliğin doruk noktasında yakalandı. Çünkü genel seçimden tek başına iktidarın çıkmasıyla ekonomi ve piyasalar 45 yıllığına kendilerini siyasi istikrarsızlıktan kurtarmıştı. Aslında seçim sonucu aynı zamanda cumhurbaşkanlığı seçimi düğümünü de büyük ölçüde çözmüştü. Bu nedenle iki önemli risk piyasaların gündeminden düşerken Türkiye'de son bir yılda aleyhine oluşan küresel piyasalarla performans farkını kapatmaya yönelmiş ve daha fazla prim yapar hale gelmişti. Bu nedenle küresel dalganın Türkiye etkisi de kuvvetli oldu.

- Borsa yüzde 10 düştü
- 58 Haziran tarihlerinde görülen dalgada borsa yüzde 6.9 değer kaybederken dolar da yüzde 4 artmıştı. Bono faizi artışı ise yüzde 0.75 düzeyinde kalmıştı.
- Bu kez borsadaki düşüş salı günü seans içinde 56.310 puandan cuma günü 50.645'e kadar devam etti ve yüzde 10.7'yi buldu. Dolar bazındaki endeksin düşüşü kur değişiminin etkisiyle 4.55 cent'ten 3.88 cent'e kadar sürdü. Buradaki düşüş yüzde 14.7 düzeyine vardı. Borsadaki yabancı payı yüzde 72.13'ten yüzde 71.89'a indi.
- Bono faizi yüzde 17.18'den 18.12'ye kadar çıktı ve 0.94 arttı.
- Dolar 24 Temmuz'da 1.2361'den 27 Temmuz'da 1.3295'e çıktı ve yüzde 7.5 arttı.

- Krize ne kadar yakınız?
- Geçen hafta ortaya çıkan bu eğilim sürer mi? En azından hemen düzelme oymayabilir. Artçıları gelebilir. Bu iyimser koşullarda böyle.
Kaldı ki, küresel kredi piyasasına ilişkin endişeler artma eğilimini koruyor. Bu anlamda önümüzdeki günlerde açıklanacak verilere ve yaşanacak olaylara bağımlılık da son derece artmış durumda. Bir iki fonun daha battığına yönelik haberler ve duyumlar karamsarlığın devamını getirebilir. Satışlar artabilir. Haftanın ilk günü bu açıdan da önemli. Geçen haftaki kayıpların üzerine ilk günden yeni ilavelerin olması halinde toparlanma daha zorlaşabilir, en azından daha uzun zaman alabilir. Bu açıdan belki de küresel piyasaların eğilimini ve hassasiyetini en iyi yansıtacak sözü geçen hafta Moody's'in şef ekonomisti Mark Zandi söyledi: "Global likidite krizinden bir hdge fonu çöküşü uzakta olabiliriz." Hatırlatalım, her hafta zaten bir kaç hadge fon iflas ediyor. Kısa vadedeki gelişmeler bu kadar kritik ve belirleyici, aynı zamanda öngörülmesi de zor.

- Sonuç- "Talih yardım eder gibi görünürken felaket köşe başında bekler" Rus Atasözü

Kaynak : Sabah Gazetesi 30.07.2007
İstanbul serbest piyasada dolar 1,3060 YTL, avro 1,7800 YTL'den haftaya başladı.Kapalıçarşı'da 1,3040 YTL'den alınan dolar 1,3060 YTL'den satılıyor. 1,7780 YTL'den alınan avronun satış fiyatı ise 1,7800 YTL olarak belirlendi.Serbest piyasada Cuma günkü kapanışta doların satış fiyatı 1,2960 YTL, avronun satış fiyatı 1,7670 YTL olmuştu.

ABD'de düşük gelir grubuna yüksek faizle verilen subprime mortgage kredilerinin geri dönüşlerinde yaşanan sorunların kredi piyasasının genelini etkilemeye başlamasıyla geçen hafta içerisinde sert çalkantılara neden olan olumsuz seyrin bu hafta da etkili olması ve ABD borsası izlenirken, kur ve faizde temkinli seyrin devam etmesi bekleniyor.

Bankalararası piyasada Cuma günü yurtdışındaki seyre bağlı olarak 1.2940-1.3295 YTL gibi geniş bir bantta hareket eden dolar, haftaya da 1.3030/70 YTL'den başladı. Geçen hafta içerisinde seçimlerden yeniden tek parti iktidarının çıkmasının etkisiyle lira, altı yılın en yüksek düzeylerini görmüştü. Ancak Perşembe günü başlayan sert satışlarla, lira yüzde 5'in üzerinde değer kaybetti.

Bono tarafında da 6 Mayıs 2009 vadeli gösterge tahvilin ortalama bileşik faizi, seçimin arından gördüğü yüzde 17.10 seviyelerinden geçen hafta içerisinde 80 baz puan birden yükseldi.

Bir bankacı, yurtdışında yaşanan çalkantının çok güçlü olması nedeniyle cumhurbaşkanlığı seçimi gibi iç etkenlerin de global piyasaların gölgesi altında kaldığına dikkat çekerek, başta ABD olmak üzere dünya borsalarında bugüne kadar subprime mortgage kredileriyle ilgili sorunların kısa sürede atlatıldığını ancak bu sorunların kredi piyasalarının geneline yayılmaya başlandığını görülmesiyle tedirginliğin sürdüğünü ifade etti.

"Ancak yurtdışında artık şirket bilançoları da tutarsız gelmeye başladı ve leveraged buyout işlemleri (girişim sermayesi şirketlerinin borçlanma yoluyla gerçekleştirdiği şirket alımları) için de nakit yatırma sıkıntısı doğdu. Bu hafta kolay bir hafta olmayabilir. Özellikle ABD borsasına bağlı hareket edeceğimizi düşünüyorum. Cuma günü kur çok geniş bir aralıkta seyretti. Bugün de yine dalgalı olmasını ancak daha dar bir aralıkta kalmasını bekliyorum."

Bankacılar, kurun bugün 1.2950/1.32 YTL aralığında kalacağını tahmin ediyorlar. Dow Jones endeksi Cuma günü yüzde 1.54, S&P 500 endeksi de yüzde 1.60 düşüşle kapandı.

Kaynak :Sabah Gazetesi 30.07.2007
Son günlerde önemli bir Fransız gazetesinde çıkan Türkiye analizi, bazı kavramlarda uç noktalara kaysa bile, çok önemli detaylar içeriyor. Bana göre en önemli detay, yeni dünya düzeninde Türkiye’nin en güçlü ortağının Rusya-Avrasya olabileceği ve önümüzdeki süreçte özellikle finansal olarak zora düşebilecek bir Türkiye’nin, petrol parası ile yeniden süper güç olma yoluna giren Rusya-Avrasya tarafından destekleneceği. Analiz, bu desteğin “küresel bir çatışmanın ilk adımı” olacağı şeklinde devam edip gidiyor.

Bu hatırlatma sonrası bu sayfalarda paylaştığımız “Sarkozy-Merkel” analizine dönelim ve günden güne agresifleşen, özellikle Türkiye düşmanlığı merkezli bir strateji geliştirme çabasında olan bu liderlerin ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışalım. Hemen soralım, günden güne dünya düzeninden önemi azalan bir Avrupa’nın çıkışı nerede olabilir?  

Avrupa projesi ölüyor
Sonuç 1:
Yüksek petrol fiyatı sonrası özellikle Putin’in ABD çizgisinden kaymasıyla başlayan yeni Rusya dinamiği ve Avrasya’dan yayılan dalga sonrası önemi azalan Avrupa gerçeğini kavrayan liderlerin günden güne agresifleşmesi gayet doğal. Önemli olan şunu bilmemiz, bize naz yapacak durumda değiller, Avrupa projesi ölüyor ve bizi ölene ortak olmak için kendimizi parçalıyoruz.

Sonuç 2: 11 Eylül saldırısı sonrası ortaya çıkan "ABD karşısında Ortadoğu kaynaklı" terörün olduğu kutuplaşma kayıyor ve yerini "Rusya-Hindistan-Çin-İran" karşısında "ABD-AB ve stratejik ortaklarının" olduğu yapı alıyor. Bu yapı her ne kadar AB-ABD üstüne kurulsa bile, kara Avrupası’nın değeri, yeni dengeye uzak konumundan dolayı, gün geçtikçe azalıyor.

Peki bu noktada, iki çıkarım sonrası, yeni birkaç soru soralım.

1- Avrupa’nın çok önemli olduğu 1929-2001 arasındaki dönem nasıl şekillenmişti?

2- Yeni dünya düzeninde yara alan ve bana göre gelişen dinamik içinde daha da alacak olan Avrupa, bugünlere nasıl geldi?

3- Rusya-Hindistan-İran-Çin dörtgeninde bundan sonra neler olabilir?

Bugüne ve yarını analiz etmek için bütüne dönemsel olarak bakalım ve analiz edelim.

ABD ekonomisi genleşti
1- 1929-1932 arasında yaşanan ekonomik çöküş ve 1932-1945 oluşan çift kutuplu dünya düzeni: Bu zaman diliminde dünya düzeninin en önemli dört kurumu ortaya çıktı: IMF, NATO, BM ve Dünya Bankası. Bu oluşum kime yaradı ve nasıl şekillendi derseniz, size 1929-1932 arasında 400'den 40 seviyesine kadar düşen 1932-1945 döneminde toparlanan ve düşmeye başladığı noktaya 1945 sonrası gelebilen DOW endeksinin grafiğini tavsiye edebilirim. Bu yapı her şeyi görsel olarak anlatıyor.

2- 1945-1980 sonrası dönem. Bu zaman diliminde dünya çift kutuplu bir yapı içinde tez-antitez arasında kaldı ve bütün dinamikler bu vadide şekillendi.

3- 1980'ler sonrası dönem. Duvarın yıkılması ile ortaya çıkan yapıda dünya tek kutuplu kaldı ve ABD tek süper güç algılaması ile ABD ekonomik anlamda ciddi anlamda genleşti. Örnek olarak yine DOW endeksinin grafiği dikkate alınabilir. 1980-2001 arası, saldırıya kadar, dünya üzerinde görülmemiş bir çıkış yaşandı.

Çift kutuplu sisteme geçildi
4- 11 Eylül saldırısı ile yeniden çift kutuplu sisteme geçilmesi ve ABD karşısında Ortadoğu kaynaklı terörün tanımlandığı dönem. Bu yapı içinde artan petrol fiyatları ve ortaya çıkan fazla para gelişmekte olan piyasaları genleştirdi. Türkiye'de 2006 Mart başına kadar bu trend içinde gelişti.

5- Putin'in son açıklaması ve çift kutuplu sistemde yeni bir tanımın oluşumunun ilk adımları. ABD-AB-Strateji ortakları ve karşısından Rusya-Hindistan-Çin-İran.

6- Ana yapı her ne kadar AB-ABD çizgisi üzerinde kurgulansa bile burada bahsettiğimiz AB merkez Avrupa’nın çekirdek olduğu ve varolan yapısı ile pompalanan Avrupa Birliği değil. Yeni dünya düzenine yakın olan ve olabilecek Avrupa dinamikleri. Böyle bir yapı içinde Türkiye tek başına bütün Avrupa Birliğinden daha önemli.

Bu noktada ilk ikisini aktardığımız sonuçlar bölümü ile devam edelim ve bitirelim.

Türkiye Kilit Ülke
Sonuç 3: Avrupa Birliği varolan yapısı ve kurgusu ile yeni dünya düzeni içinde önemli bir aktör olamaz. Avrupa’nın bir bölümü ki, Türkiye’de buna dahil, merkez, Avrupa’nın tamamından daha önemli ve etkin bir hale gelecek.

Sonuç 4: Yukarıda aktardığım kutuplaşma ortaya çıkarsa, oluşacak petrol arz dengesinde ve askeri stratejilerde Türkiye kilit ülke. Tam olarak iki kutup arasında yerleşik ve petrol-doğalgaz arz kanalları için en önemli geçiş yolu.

Sonuç 5: Türkiye bu önemi süratle kavrayarak bugünden itibaren AB gibi kısır bir senaryodan süratle kurtulmalı ve "İki kutup" arasında kartlarını doğru oynama yoluna girmeli. ABD ile tam ortaklık da Türkiye'ye büyük güç olmayı getirebilir, İran ile işbirliğinden başlayıp Rusya-Çin-Hindistan bloklaşmasına katılım da. Önemli olan kısır AB senaryosundan başkaldırıp çevreye bakabilmek. Son günlerde hükümetin İran ile yaptığı gaz anlaşması ve ABD’nin açıklamaları durumu ortaya koyuyor.

Son söz : Rusya’nın değişen stratejisini doğru takip edersek, yukarıdaki analiz içinde yer alan birçok detayı daha kolay “aklileştirebiliriz”. Biten Avrupa projesine ülke olarak takılıp kalmak yerine çevremize bakmak ve özellikle son 5 yılda ortaya çıkan yüksek petrol fiyatı ile çevremizdeki değişimi anlamayı denemek daha doğru olacaktır…

Kaynak : Referans Gazetesi 30.07.2007
Perşembe günü global anlamda riskten kaçış eğilimi, şiddeti gittikçe artan kredi depreminin ardından tüm global piyasalarda yaşandı.

Dave Shellock and Michael Mackenzie / Financial Times
Derleyen Tolga KAMİLOĞLU


Hartford finans servisinde yöneticilik yapan Quincy Krosby: ‘ Görünen tablo aslında, önümüzdeki zamanda yapılacak alımlar konusunda yaşanan tedirginliğin kavşağında, konut sektörünün kötüye gidişi ve de yükselen gaz fiyatlarının olacağını gösteriyor’ diyor.

Global borsaların keskin bir düşüş yaşamasıyla birlikte, yoğun hazine bonosu alımları ön plana çıktı ve gelişen piyasalar da sert düşüşler yaşadı.

JP Morgan Asset Management şirketinin eski gelişen piyasalar uzmanı Gunter Heiland: ‘Gelişen piyasalarda aslında bu değerler esas kredi değerleri değil’ diyor ve ekliyor: ‘Yatırımcılar karlarını koruyabilmek için prim yapmış piyasalardaki hisselerini satıyorlar...’

Yen’e baktığımızda, carry tarde etkisiyle oluşan bir dalgalanma görüyoruz. Yatırımcı düşük değerli dövizini satıyor ve riskli varlıklara yöneliyor. Böylece risk alımı da doğru orantılı olarak patlama gösteriyor. S&P 500’deki uçuculuk, 2006’dan beri en yüksek değerlerine ulaşmış durumda.

Amerikan konut sektörü, haziran ayında yeni konutların yüzde 6.6 ‘lık değer kaybetmesinden beri kötüye gidiyor. Borsa simsarları, bankaların borç verme şartlarını zorlaştırdıkça, spekülatif yatırımcıların, riskli hisseleri satmaları için zorlandıklarını belirtiyor.

Bankalar, bu yıl içindeki rekor alım işlemlerinin borç külfetinden kurtulabilmek için var güçleriyle çaba sarfediyorlar. Chrysler ve Alliance Boots şirketlerinin satın alımları hafta başında zorluklar yaşadı ve yatırımcılar, hisselerin genelindeki rahatlamanın ancak krediler sabitlendiğinde gerçekleşebileceğini söylüyor.

‘Likidite ve hassasiyet 2002’den beri en kötü dönemini yaşıyor.’ diyor Ameriprise Financial takım lideri Tom Murphy. ‘Kredi değerlerinin yeniden fiyatlandırılmasındaki hız ve likiditedeki düşüş, yatırımcıların, tüm yatırım faaliyetlerini yeniden sorgulamaya yöneltiyor.’ diye de ekliyor.

S&P 500’ün yüzde 2.3 seviyesindeki düşüşü şubat ayından beri gerçekleşen en büyük dalgalanmaydı. Aynı zamanda Dow da yüzde 2.3 seviyesinde değer yitirdi.

Avrupa’da da durum iç açıcı değildi. FTSE Eurofirsit 300 Endeksi yüzde 2.8’lik düşüşle son 5 ayın en keskin inişini yaşadı. Londra’da FTSE 100 de 3.2 seviyesinde bir düşüşe sahne oldu. Bu değer de Mart 2003’ten beri en keskin tek günlük düşüştü.

Asya cephesine baktığımızda, Asya borsalarının büyük satış baskısının eşiğinde olduğunu görüyoruz. Tokyo’da Nikkei 225, yüzde 0.9’luk düşüş yaşadı. Güney Kore piyasasındaki yüzde 2’lik oynamayı da yüzde 1.8 ile Taipei izledi.

Fakat ilginç olan nokta şu ki, Çin’sw Şangay Bileşik Endeksi yatırımcıların verdiği pozitif tepkiyle birlikte yüzde 0.5’lik bir yükselişle sıçradı.

Kaynak : Bigpara
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14
Referans URL