Konuyu Gönder  Konu Kilitli 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Medyadan Haberler 2008
19.03.2008, 8:31:15
Mesaj: #61
RE: Medyadan Haberler 2008
Cüneyt ÜLSEVER
Ekonomi alarm veriyor: Soğukkanlı bakan yok!


TÜRKİYE’nin büyük sorunu; kriz anlarında ülkenin durumuna soğukkanlı bakan insanlarının sayısının çok az olmasıdır. Onların sesini de kimse duymak istemiyor. Alaturkalık budur!

Türk insanını galiba tek bir fiil belirliyor: "Taraf olmak!"

Türk insanı yargıya da, yürütmeye de, yasamaya da taraf tutarak bakıyor.

Her türlü edimde siyasi bir neden arıyor.

Hükümet yalakası yazarlar Yargıtay Başsavcısı’nın siyasi davrandığını düşünüyorlar, yakın tarihten örnek ararsak; onları doğrulayacak çok örnek var.

Azılı hükümet düşmanları ise iddianameyi mahkemenin verdiği son hüküm olarak çoktan kabul ettiler, mahkumiyetin başlamasını bekliyorlar. Onlar da AKP’den şikáyet ederken çok doğru örnekler buluyorlar.

Yalakalar utanmadan, sıkılmadan dünya ekonomik krizini neredeyse tamamen Başsavcı’nın sırtına yıktılar, durumu idare etmek isteyenler de pazartesi günü ekonomiyi vuran faktörler arasında neredeyse kapatma iddianamesinin hiç rolü olmadığını savunuyorlar.

Keşke birileri Financial Times’ın Türkiye ile ilgili şu yorumuna kulak verse:

"Bir yıl sürebilecek hukuki mücadele, karar verme mekanizmasını felce uğratabilir ve (zaten) duraksayan ekonomiyi ve yapısal reform sürecini dondurabilir."

Ülkede her şart altında soğukkanlı kalmayı beceren nadir entelektüellerden Osman Ulagay da "Dün önemli bir uluslararası finans kuruluşunun Londra’daki bir yetkilisiyle konuşuyorum. AKP’nin kapatılması istemiyle açılan davanın Türkiye’ye yatırım yapanlar için bardağı taşıran damla olduğunu söylüyor. ’Türkiye patladı, bazı çok büyük fonlar dahil, herkes Türkiye’den çıkmak istiyor, yüz milyonlarca dolarlık satış talebi var önümde’ diyor. Türkiye’nin yakın geleceğini hiç de iyi görmüyor," diye yazıyor. (Milliyet-18.03.08)

Şimdi elimizde sonucu ülkeyi altüst edecek bir devasa dava ve yukarıda alıntılarla tarif etmeye çalıştığım ekonomik bir gerçek var.

Birilerinin bu iki olguyu bir arada yönetmesi gerekir.

Şu anda ülkenin verdiği resim bu iki acı gerçeği birlikte yönetecek iradenin olmadığıdır.

Hükümet yalakası gazeteler tümünü Başsavcı’nın sırtına yıktıkları zararı aynı gün biri 18 milyar $, diğeri 33 milyar $ olarak ilan ederek kendi aralarında yarışa giriyorlar ama galiba kimse olası yıkıntının altında yalakası, statükocusu, işadamı, işçisi, köylüsü hep beraber kalacağımızı göremiyorlar.

Anne-baba kavga ederken evi basan selde çocuklar boğulacak ama ne anne ne baba su baskınını durdurmak derdinde değil, ikisi de "Çocuklar senin yüzünden suya kapıldılar!" diyerek birbirlerini suçlamaya hazırlanıyorlar.

Hükümetin ekonomi bakanları ve ekonomi ile ilgili yöneticileri zaten güven vermiyorlar. Dünyada gittikçe büyüyen kriz dalgası karşısında onlar çaresiz ve strateji yoksunu duruyorlar. Şimdi de bu dava zaten topun ağzında olan ülkemize yeni ve özel bir boyut kazandırıyor. Ama oralı olan yok.

Bu ortamda en fazla soğukkanlı davranması gereken kişi, kendi bizzat topun ağzında olsa da, Başbakan! Ama o kavgaya tutuşmuş delikanlı edasında yaşadığı mağduriyetten nemalanma gayreti içinde. Cumhurbaşkanı da hemen kendisini taraf olarak ortaya attı ve vahim olaylara siyaset üstü bakmayı beceremedi.

Dilerim, bir ağabey çıkar ve hükümete her şeye rağmen kendisinin dümende bulunduğunu ve hem siyasi hem de ekonomik kriz yönetiminin en önemli iki unsurunun soğukkanlı durmak ve hazırlık yapmak olduğunu hatırlatır.
Kaynak: Hürriyet
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
19.03.2008, 8:33:05
Mesaj: #62
RE: Medyadan Haberler 2008
Güngör Uras
Dövizde çıkış artmasa da giriş aksayacak


(Turist Bakan Şimşek’in New York’ta söylediği olur ve de IMF ile ilişkiyi kesersek döviz bulmakta zorlanırız.)

Bundan önce ekonomimizdeki sarsıntılar, yabancıların Türk parasından dövize dönmeleri ve yurtdışına döviz çıkarma telaşına girmeleriyle başlardı.
İşte onun içindir ki, Başsavcı’nın AKP’nin kapatılması için iddianame hazırladığına ilişkin açıklamanın ve bu açıklama sonrası Başbakan ile AKP ileri gelenlerinin başlattıkları ve tırmandırdıkları sert tartışmaların ekonomide öncekilere benzer sorunlar yaratması bekleniyordu.
Haftanın ilk iki günündeki gelişmeler bu olumsuz bekleyişin yanlışlığını ortaya koydu. Yabancılar Türk parasından dövize dönüş paniğine girmedi. Yurtdışına döviz çıkışı büyük boyutlara ulaşmadı.
Sonuç olarak, ilk iki günün faturası, dünya piyasalarındaki olumsuz gelişmelerin rüzgârında dolar fiyatında küçük bir artış, borsada önemli bir gerileme sonucu “hazmedilebilir boyutta” kaldı.

40 milyar dolar açığımız var
Pazartesi ve salı günlerdeki şartlar sürerse, yabancıların (şimdilik) büyük ölçüde YTL’den dövize dönme eğiliminde olmadıkları, bu nedenle de kısa sürede yurtdışına büyük ölçüde döviz çıkışının beklenmediği söylenebilir.
Ama ortada bir gerçek vardır. Geçen cuma günü piyasalar kapandıktan sonra başlayan süreç, önümüzdeki dönemde döviz girişini aksatacaktır.
Bizim ekonomimizde “bugünkü şartların sürebilmesi”, yılda en az 40 milyar dolar döviz girişi olmasına bağlıdır. 40 milyar dolar girerse döviz açığımız kapanır. Bugünküne benzer biçimde döviz harcarız. 40 milyar dolardan daha fazla, örneğin 50-60 milyar dolar girerse, döviz bolluğu devam eder. Dolar ucuz ucuz satılır.
Bugüne kadar bu böyle oldu. Bunun için döviz sıkıntısı çekilmedi. Ucuz ithalat yapılabildi. Döviz fiyatı artmadı.

IMF’siz işimiz çok zor
Döviz açığını kapatacak döviz (sermaye hareketiyle) bugüne kadar ülkeye 3 kanaldan girdi:
(1) Genelde kamunun varlık satışları, banka ve şirket satışları nedeniyle yabancıların getirdikleri doğrudan yabancı sermaye, (2) Yabancıların hisse senedi ve bono satın almak için getirdikleri dövizler ve de (3) Bankaların ve özel şirketlerin yurtdışından buldukları döviz kredileri sayesinde ülkeye bol bol döviz geldi.
Dışarıda şartların kötüleştiği dönemde, içerideki şartlar da birdenbire kötüleşti.
Dışarıda, ABD kaynaklı krizin küresel boyut alması karşısında para eskisi kadar bol değil. Ucuz değil. Eskisi gibi gidecek yer arayışında değil. Eskisi gibi hangi ülkede olursa olsun şirket alalım, tahvil-hisse senedi satın alalım, kredi dağıtalım arayışı yok.
Küresel piyasalardaki şartlar böyle ağırlaşırken, Türkiye’nin döviz açığının kapatılmasını kolaylaştıran 2 önemli çapayı kaybediyoruz. AB ile ilişkiler gevşedi.

Ölçüp biçmeden
“Turist Bakan Mehmet Şimşek, krizin Türkiye’ye faturasını ölçüp biçmeden New York’ta konuştu: “IMF ile ilişkiyi kesecekmişiz!”
Çok yanlış bir karar. Önümüzdeki zor dönemde IMF desteğini kaybedersek döviz bulmak daha da güç olacaktır..
Derken AKP’nin Anayasa’ya aykırı davranışları sürdürmedeki ısrarı hem partinin hem ülkenin başına dert açtı. AKP ile ilgili davanın yaratacağı “belirsizlik” ortamı, AKP iktidarının ve de siyasi kadroların geleceğinin ne olacağı sorusu, hem içeride hem dışarıda piyasa oyuncularının ellerini kollarını bağlayacaktır.
Önümüzdeki dönemde döviz açığımızı kapatmanın tek yolu kredi bulmak olacaktır. Dünya ve ülke şartları ise kredi bulmayı hem zorlaştırmakta hem de kredi maliyetini yükseltmektedir. Özelleştirme için, varlık ve şirket almak için, hisse senedi, bono ve tahvil almak için doğrudan yabancı sermaye girişi olmayacaktır. Açık anlatımıyla, işimiz zor...
Kaynak: Milliyet
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
19.03.2008, 8:36:12
Mesaj: #63
RE: Medyadan Haberler 2008
Merkez Bankası, FED'e rağmen ters köşeye yatırabilir
Kerem Alkin


Şubat ayı çekirdek enflasyon verileri ve iç talebin seyri, Merkez Bankası'nın bir faiz indirimi daha yapabileceğine işaret ediyor. Ancak, siyasi fay hattında biriken enerji ve küresel kriz faiz indirimini ertelettirebilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) yönetimi ve Para Politikası Kurulu (PPK) üyeleri açısından bugünkü faiz karar toplantısının kolay bir toplantı olmadığı aşikar. Toplantıyı zorlaştıran nokta, gerek uluslararası konjonktürün, gerekse de yurtiçi piyasa ortamının yeterince nahoş olması. Bu nedenle, böyle bir atmosferde, TCMB'nin alacağı kararla doğru mesajı vermesi kritik önem arz ediyor. Para Politikası Kurulu'nun mevcut politika faizini değiştirmemesi en yüksek ihtimal gibi gözüküyor. Bununla birlikte, yerli ve yabancı aktörlerin, faiz seviyesinin değişmemesi en yüksek ihtimalken, faiz indirimi kararını en yüksek ihtimalmiş gibi dillendirdikleri de gözlenmekte. Ayrıca, gerekçeleri hayli detaylandırılmış ve somut başlıklara dayandırılmış bir faiz indirim kararının da, piyasalar tarafından hayli olumlu karşılanacağı vurgulanabilir.

İndirimin gerekçeleri
Piyasa aktörleri genel Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) şubat ayı artış oranının beklenenin bir hayli üstünde gelmesinden memnun kalmamış olsalar da, Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK), TCMB Para Politikası Kurulu'nun kararlarına destek olmak amacıyla hesaplamakta olduğu özel kapsamlı TÜFE oranlarının sıkıntılı bir tabloya işaret ettiği unutulmamalı. Yani, TCMB'nin Türkiye'de enflasyon trendini analiz etmek amacıyla kullandığı A'dan H'ye kadar kodlanmış sekiz özel amaçlı çekirdek enflasyon tanımında, B, D, G ve H kodlu çekirdek enflasyon tanımlarında önceki aylara göre tatsız bir tablo olmadığı vurgulanmalı.

Bu nedenle, yüzde 1,29 çıkarak herkesi şaşırtmış olan şubat ayı genel TÜFE artış oranına bakıp, TCMB'nin bugünkü Para Politikası Kurulu toplantısından 0.25 puanlık, diğer bir deyişle 25 baz puanlık daha faiz indirimi kararı çıkmasını doğal karşılamak gerekir. Kaldı ki, TCMB'nin her ay ekonomi çevreleri ve daha geniş anlamda kamuoyu ile paylaştığı Reel Sektör Güven Endeksi ile, Tüketici Güven Endeksi verilerine bakalım.

Türkiye ekonomisi soğuyor
Her iki endeks de, Türkiye ekonomisinin soğumaya devam ettiğini, reel sektörün iç talepteki zayıflamadan hayli muzdarip olduğunu, tüketicinin de güvenindeki zayıflamaya bağlı olarak mal almaya pek meraklı olmadığını teyit ediyor. Yani, petrol, altın, metal ve tarımsal ürün gibi emtialarda yurtdışı kaynaklı fiyat hareketleri göz ardı edildiğinde, yurtiçinde enflasyonu tetikleyecek bir piyasa ortamı yok. Bununla birlikte, TCMB "arz şokları" olarak tanımladığı küresel emtia fiyat hareketlerinden kaynaklanan negatif etkiyi dikkate alarak, politika faizini bu ay aynı seviyede tutmayı da tercih edebilir.

Kaldı ki, TCMB'nin şubat ayı enflasyon verilerine yönelik değerlendirme raporunda, mevsimsel etkilerden arındırılmış çekirdek enflasyon tanımlarında yüzde 4 olan yıl sonu enflasyon hedefine yönelik düşüşün süreceği de belirtilmekteydi. Nitekim, tekrarlamak gerekirse, D kodlu çekirdek enflasyonda yıllık bazda aralık ayından beri gerileme söz konusu ve bu durum TCMB'nin değerlendirmelerini hem doğruluyor, hem de bugünkü toplantıdan da yeni bir faiz indirimi kararı çıkması ihtimalini halen belirli bir noktada tutuyor.

Bu noktada, Para Politikası Kurulu, olası bir faiz indirimi kararının siyasi etkiyle alınmış olduğu yönündeki eleştirilerden rahatsızlık duyabilir. Ancak, tekrarlamak gerekirse, gerek reel sektör ve tüketici güven endeksi verileriyle, gerek çekirdek enflasyon değerlerine yönelik analizle, olası bir faiz indirimi kararının somut nedenleri iyi ortaya konursa, piyasa "siyasi baskı" kokmayan bir faiz indirim kararını, TCMB'nin ekonominin orta ve uzun vadeli seyrine yönelik pozitif yöndeki beklentisinin bir yansıması olarak algılayacaktır.

Artırımın gerekçeleri

Peki, politika faizini hiç artırma ihtimali de yok mu? Muhakkak ki var. Hangi gerekçelerle var dediğimizde, bir kere yıllık enflasyon şubat ayında yüzde 9,10'a ulaştı. Oysa, bu oran TCMB'nin 2008 yılının ilk çeyreği için verdiği hedef enflasyon. Daha doğrusu, hedef yüzde 7,10 ve 2 puanlık sapma aralığı 9,10. Bu durumda, TCMB'nin mart ayı sonunda açıkladığı hedefi yakalaması, mart ayı enflasyonun yüzde 0,90 ve altında kalmasına bağlı. Bu noktada, TCMB'nin Para Politikası Kurulu'na kadar piyasadan topladığı veriler, mart ayı enflasyonun yüzde 1'e yakın ve bir miktar üstünde geleceğine işaret ediyorsa, mart ayı hedefi tutturulamamış olacak.

O halde, önce 19 Mart'ta faiz indirimi kararı alıp, ardından 3 Nisan Perşembe akşamı hedefini tutturamamış bir banka konumuna düşmek TCMB açısından hoş durmayacaktır. 2006 yılında, mayı-haziran döneminde nasıl bir tabloyla karşılaştığımızı ve TCMB'nin politika faizini piyasayı sakinleştirmek için yüzde 13,25'den 17,50'ye yükseltmek zorunda kaldığını unutmadık.

Global piyasalar sıkıntılı
Bu nedenle, olası bir faiz indirim kararı, daha sonra bozulan moralle iyice kontrolden çıkmış piyasaları yeniden sakinleştirmek için misliyle geri alınacak ise, TCMB "itibar" kriteri açısından politika faizini sabit tutmayı, hatta bir birim artırmayı da tercih edebilir. Bu noktada, ekonomistlerin bir bölümü Türkiye'nin cari açığındaki kompozisyon değişikliğini de hatırlatmaktalar. Global piyasaların hayli sıkıntılı olduğu bir dönemde, doğrudan yabancı sermaye girişine yönelik endişe artıyor. Üstüne, Anayasa Mahkemesi'nin yabancı tüzel kişiliklerin mülk edinebilmesine imkan sağlayan yasa maddesini iptali geldi. Bu nedenle, eğer Türkiye'nin cari açığının finansmanına yönelik sorun artış gösterecek ise, TCMB politika faizini arttırmayı da tercih edebilir. Bakalım, bugünkü karar ve TCMB'nin açıklayacağı gerekçesi ne olacak?
Kaynak: Referans
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
19.03.2008, 8:38:13
Mesaj: #64
RE: Medyadan Haberler 2008
Ertuğ Yaşar
Faiz artacaktır


Kara pazartesiden sonra piyasalar dün toparlandı. İyi haber! Ama sorun bitmedi. Ne ABD'deki sorun bitti ne de Türkiye'deki sorun.

ABD'de bir gayrimenkul krizinin ardından artık bir finans krizi olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü eğer daha bir yıl önce piyasa değeri 20 milyar dolar olan; cuma günkü kapanışta piyasa değeri 3.5 milyar doları geçen; sadece New York'taki genel merkez binası "su içinde" (!) 1 milyar dolar edebilecek bir banka, sadece 240 milyon dolara "rica minnet" el değiştiriyorsa o ülkede mutlaka bir finansal kriz var demektir.

Şimdi gözler iki cepheye çevrildi: Birinci cephe ABD ekonomisidir. Gayrimenkul ve finans krizi olan bir ülkede, eğer kısa dönemde çok ciddi önlemler alınmazsa, mutlaka bir ekonomik kriz de olur. ABD ekonomisi, bu kadar dalgalanmanın ve heyecanın ardından, mutlaka ekonomik durgunluğa girecektir.

Çünkü hem işini yitiren ve yitirecek binlerce kişinin tüketimi kısma etkisi ile hem de çevresinde işini kaybedenleri görüp kendisinin de aynı kaderi paylaşabileceğini düşünenlerin tüketimlerini kısmaları etkisi ile ABD'de tüketim azalacaktır. Hepimiz ABD'nin bir "tüketim ekonomisi" olduğunu biliyoruz. Tüketim azalınca ABD ekonomisi mutlaka durgunluğa girecektir. Amerikan Merkez Bankası faizleri agresif bir biçimde düşürmeyi sürdürse bile, tüketim kısa dönemde canlandırılamayacaktır.

İkinci cephe dünya ekonomisidir. Küreselleşen dünyada ABD'de yaşanan bir finansal ya da ekonomik krizin diğer ülkelere yayılmaması çok düşük bir olasılıktır. Zaten hemen Avrupa'daki bankalar da Amerikan finansal çalkalanmasından etkilendiler. Bu etki artarak sürecektir. Çünkü artık her yerde "korku dağları bekliyor". Finansal kurumlarda kimse kimseye güvenmeyecektir. Borçlanma zorlaşmıştır. Bankalar arası borçlanma ilişkileri sertleşmiştir.

Türkiye resmi iyi okumalıdır. Ama korkarız Ekonomiden Sorumlu Bakanımız Mehmet Şimşek bir parça "fazla cesaret" içindedir. Ben onun yerinde olsam, daha dün kesinkes "Türkiye'nin IMF (Uluslararası Para Fonu) ile bir anlaşmaya gereksinimi yoktur" demezdim. Öyle düşünsem bile demezdim.

Bugün dünyada en çok gereksinimi duyulan şey güvendir. IMF ile anlaşması olan bir ülke ek güven yaratır. Zaten Türkiye, ülke içinden kaynaklanan birçok nedenle, uluslararası yatırımcı güvenini azaltmak için elinden geleni yapmaktadır! O nedenle IMF çapasını yitirmek, bugünlerde isteyeceğimiz son şey olmalıydı. Dün IMF'ye gerek yok diye düşünsek bile, bugün sessiz kalmalı ve en kötü olasılıkla "Bekleyelim görelim" demeliydik.

Önlenemez bir biçimde Merkez Bankası faiz artıracaktır. Dünyada faizler düşerken Türkiye ne yazık ki yeniden ve hemen faiz artırmak zorunda kalacaktır. Çünkü;

a) Döviz kurunun yükselmesi enflasyon tehdidi yarattığı için ekonomi yavaşlasın diye faiz artırılacaktır.

b) Bundan daha önemlisi, portföy yatırımcıları Türkiye'den kaçmasın; paralarını şu anda iki ay öncesine göre çok daha riskli bir ülke olan Türkiye'de tutsunlar diye faiz artırılacaktır.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) şimdi iktidarda sınanmaktadır. Bize göre 22 Temmuz seçim başarısı ciddi anlamda ekonomik istikrara dayanan AKP, şu anda o ekonomik istikrarın hızla elinden kaydığını görmektedir. Ülke ekonomisi yeniden eski "yoyo" (zıpla ve geri dön) günlerine dönmeye başlamıştır.

Kapatma davasının AKP'ye oy artırma anlamında yarayacağını düşünenler, ekonomik istikrarın bu ülkede her türlü mağduriyetten çok daha önemli bir oy verme kıstası olduğunu unutmamalıdırlar.
Kaynak: Referans
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 0:22:27
Mesaj: #65
RE: Medyadan Haberler 2008
İbrahim Karagül
ibrahimkaragul@gmail.com
Ekonomik Armageddon ve kıyameti beklemek…
Durumun vahametini anlayabilmiş değiliz. Yaklaşmakta olan kıyameti gerektiği gibi algılayabilmiş değiliz. AK Parti'yi kapatmak için açılan dava, ucu belirsiz zincirleme depremler başlattı. Nereye varır, içeride nasıl bir dizayn yapılmak istenir, planlamanın amacı nedir kimse öngöremiyor. Derin devlet refleksinin, laik-İslamcı tartışmasının ötesinde, uluslararası bunalımlarla dolayısıyla planlamalarla hangi ölçüde örtüştüğünü net olarak bilemiyoruz. Bilmek için beklemek gerekiyor. Altı ay veya en fazla bir yıl beklemek…

Ama asıl kıyamet içeride değil. Asıl kıyamet dışarıda. İç siyasi kriz, dünyayı sarmak üzere olan devasa buhranla aynı zamana denk geldiği için çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Sorunların, itirazların, öfkenin hiç değilse bir süre ertelenmesi gerekirken "mükemmel bir zamanlama" ile Türkiye'yi kaosun merkezine doğru sürüklemeye çalışıyoruz.

Yanılgı şu: ABD'de başlayan krizin boyutlarını hesaplamayı başarabilmiş değiliz. Bunun; sadece finansal kriz olmadığını, sadece mortgage kriziyle sınırlı olmadığını, dev finans kuruluşlarının batmasının beklendiğini, üretim ekonomisini de vuracağını göremiyoruz. Küresel sermayeye yön verenlerden Bear Stearns battı. Goldman Sachs International, JP Morgan Chase Bank, Bank of America, Citibank, Merrill Lynch and Morgan Stanley gibi parayı yönetenlerin sonu ne olacak?

Krizin, Latin Amerika, Güneydoğu Asya gibi bölgelerde değil, dünya ekonomisinin merkezinde olduğunu, gelişmiş ekonomilerin krizi olduğunu, ABD'nin bir çok ülke ekonomisini yutacak şekilde büyük bir karadelik açtığını göremiyoruz.

Finans sisteminin kilitlendiğini, bunun sistemik kırılma olduğunu, bir anlamda kapitalizmin krizi olduğunu, 200 milyar dolarlık desteklerin etkisinin ancak iki gün sürebildiğini, parayı yöneten güçlerin kendilerinin krizde olduğunu, ABD dahil hiçbir ülkenin henüz çözüme dair bir yöntem geliştiremediklerini, sadece güncel tedbirlerle çöküşü ertelemeye çalıştıklarını fark edemiyoruz.

Bunun sadece bir ekonomik kriz olmadığını, sosyal ve siyasal sonuçlarının çok ağır olacağını, bir çok ülkeyi ekonomik açıdan mahvetmenin yanı sıra bölgesel düzeyde ciddi çatışmalara neden olabileceğini, bu çatışmaların en yoğun olarak Avrasya fay hattında olacağını, bizim coğrafyamızda derin siyasi dizayn planlamaları uygulanabileceğini göremiyoruz.

Daha şimdiden on binlerce bankacı işinden oldu. Bu sayının yüz binlere ulaşmasından korkuluyor. ABD'den sonra önce İngiltere, ardından bütün Avrupa'yı etkisi altına alacağı varsayılan finans krizinin bir süre sonra dev bankaları ardı ardına iflasa sürükleyeceği, asıl üretim ekonomisini vurduğunda siyasi ve sosyal sorunların başlayacağı söyleniyor.

Göstergeler dengesiz bir seyir izlerken, dolar global kur özelliğini kaybederken, finans baronları birbirine düşerken, petrol 110 dolara yükselirken, altın 1036 dolara çıkarken, ekonomi patronları resesyon değil çöküş uyarıları yaparken bizler üç günlük verilerle konuşmaya devam ediyoruz.

Umutlu olmalıyız, en büyük hazırlık bu. Ancak gerçekleri de görmeliyiz. Durum ekonomik kriz olmanın ötesine geçip küresel siyasi bunalıma dönüşüyor. Finans sistemin ve kapitalizmin sahtekarlıkları da bu süreçte ortaya çıkıyor. Mesela, ABD ve bir çok ülkenin hazinesinin altın rezervleri konusunda gerçekleri söylemediği, 30 bin ton olduğu söylenen rezervin aslında 15 bin ton olduğu, bunun bilinmesiyle bugünlerde 1036 dolar civarında olan altının 3 bin hatta 5 bin dolara yükseleceği iddia ediliyor.

Krizden ancak kaynakları zengin ülkelerin korunabileceği, kaynak fakiri ülkelerde büyük çöküşler yaşanacağı söyleniyor. Altın, petrol, madenler ve nakit sahiplerinin kazanacağı söylenirken bir petrol balonunun patlayabileceği de belirtiliyor.

Açık söyleyelim: Bir "Küresel Titanik"ten söz ediliyor. Bu dönemde umut pompalamanın yanısıra gerçeklere hazırlanma yöntemlerinin öğretilmesi de gerekiyor. Korkumuz, ekonomik felaketin, bizim bölgemizde büyük çatışmalara, kaynak savaşlarına dönüşmesi.

24 Mart 2006'da burada tartıştığım bugünkü krizi analiz eden "Europe 2020 Alarm/ Global Systemic Rupture/Iran/USA-Release of global world crisis" adlı çalışmaya yeniden dönelim: "Ekonomik globalleşmenin aniden durabileceği, transatlantik eksenin çökeceği.." "Doların artık bir sığınak olmadığı, altının yükselişinin bu çöküşü hızlandıracağı.."

"Ekonomik Armageddon" uyarısı yapanlar o günlerde şunları söylüyordu: "Amerika'nın topyekun ekonomik çöküşten kurtulma şansı sadece onda bir. Çöküşten sonra kendini vuracak ekonomik gerilemeden kurtulma şansı onda üç. Ardından (üçüncü aşama) gelecek karmaşadan sonra nihai anlamda ekonomik kıyametten (Armageddon) kurtulma şansı ise onda altı."

İki yıl sonra bu noktaya geldik. O tarihlerde FEMA (Federal Acil Yönetim Ajansı) nükleer saldırı, isyan ve iç savaşa göre yeniden yapılanıyordu. Bankacılık işlemlerinden vatandaşlık yasalarına kadar ABD olağanüstü şartlar için hazırlık yapıyordu. Toplama kamplarından bile söz ediliyordu.





Seçili ileti yok
Okuma panosunda görüntülemek istediğiniz iletiyi tıklatın. Gizliliğinizi ve güvenliğinizi korumak için, bilinmeyen gönderenlerden gelen ekler, resimler ve bağlantılar engellenir.

Klasörü seçtiğinizde iletilerin otomatik olarak gösterilmesi için, okuma panosu ayarlarınızı değiştirin
1 ileti seçildi
Güvenli olarak işaretle | Güvensiz olarak işaretle
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 7:56:58
Mesaj: #66
RE: Medyadan Haberler 2008
Kriz dersleri
Fatih Özatay


Şu yaşadıklarımızdan çıkarılacak dersler o kadar çok ki...
Bir kısmına pazartesi günü değindim. Bugün sıra, zordaki bankalara borç para (likidite) verme meselesinde.
Gözlem 1: ABD Merkez Bankası (Fed) ardı sıra faiz indiriyor. Aynı zamanda her türlü yolu deneyerek sıkışık durumdaki mali kurumlara borç para (likidite) veriyor. Üstelik verdiği borç karşılığında aldığı teminatların kalitesini giderek düşürüyor. Deyim yerindeyse ne getirirlerse onu teminat olarak kabul ediyor.
Ancak, bu durum Bear Stearns örneğinde görüldüğü gibi, çok zor durumdaki bir mali kurumun yok pahasına "başkalarının eline geçmesine" engel olamıyor. Zira el değiştirmezse o mali kuruma akıtılan likidite yere dökülüyor, ziyan oluyor; kovanın dibinde koskocoman bir delik var. Engel olmak bir tarafa, Fed o kovaya likiditeyi dökerken, başka bir mali kurumun o kovayı tamir etmesini (o kurumu almasını) şart koşuyor. Yani asla ve
asla delik kovaya su dökmüyor.
Gözlem 2: Şu geçen aylarda İngiltere'de devletleştirilen banka... Northern Rock...
Ne oldu? Kovaya su döküldü; hem de daha önce 'Dökecek suyumuz yok' açıklamalarına rağmen. İşe yaramadı bu eylem. Bankaya el konuldu sonunda.
Ders 1: Yangına kova kova suyla müdahale etmek durumundaysanız, kovaların dibinde kocaman bir delik olmaması gerekir. Dibi boşsa kovaların, kovalara gerektiğinde (yangında) su doldurmakla görevli olan 'merkez muslukçusunun' su doldurması bir işe yaramaz.
O kovaları ya tamir etmek ya da 'atmak' gerekir.
Şimdi geçmişe gidelim. 2000 yılındayız...
Gözlem 3: Bir bütün olarak bakıldığında mali sektörün göstergelerinin iyi olmadığı belirleniyor. Mesela geri dönmeyen kredilerinin toplam kredilere oranı yüzde 15'i aşmış durumda (şu sıralarda bu oran sadece yüzde 3'lerde). Üstelik, bilançolar pek saydam değil; bir bankaya el konulduğunda el konulan bankanın aslında geri dönmeyen kredilerinin çok daha fazla olduğu anlaşılıyor. Bankacılık sektörü kur yükselişlerine karşı son derece kırılgan; döviz cinsinden varlıkları, döviz cinsinden borçlarının çok çok altında. Gecelik borçlanma (likidite ihtiyacı) çok yüksek düzeyde.
Hal böyleyken, öyle bankalar var ki, mali sektörün bu durumu onların durumunun yanında çok düzgün kalıyor. Neden likidite verilip 'yaşatılmadığı' sıkça eleştiri konusu olan 'o' bankayı alın mesela. Tüm özel bankaların 2000 Martı'nda tuttukları hazine bonolarının toplam varlıklarına oranı yüzde 31.5 düzeyindeyken, o bankanın yüzde 58 düzeyinde. Üstelik özel bankaların hazine bonolarının yüzde 20'si uzun vadeliyken, o bankanın yüzde 30'u uzun vadeli. Dahası, o banka uzun
vadeli kâğıtları çok kısa vadeli borçlanarak (repolarla) tutuyor. Tüm özel bankalarda repoların toplam fonlarına oranı yüzde 38 düzeyindeyken, o bankada bu düzey yüzde 66! Bitmedi... Üstelik o banka çok kısa vadeli borçlanabilmek için diğer bankalarla işlem yapmaya muhtaç. Zira gecelik repolarının yüzde 33'ünü diğer bankalardan sağlıyor. Oysa tüm sektör için bu oran yüzde 15.
Daha ayrıntılı analiz isteyenler için: F. Özatay ve G. Sak, 2002, "Bankacılık Sektöründe Kırılganlık ve Türkiye'nin 2000-2001 Mali Krizi", Brookings Trade Forum (derleyenler D. Rodrik ve S. Collins, İngilizce), sayfa: 121-172.
Ders 2: Hal böyleyken, yani 2001 krizi öncesinde sistemdeki bazı kovaların dibi yokken, üstelik yasaya göre sadece ve sadece hükümetin değiştirebileceği bir sabit kur rejimi varken, "Neden dibi boş kovaya su dökülmedi?" diye her daim eleştiri gelebilir, olabilir, dert etme...
Kaynak: Radikal
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 7:58:19
Mesaj: #67
RE: Medyadan Haberler 2008
Fed yeldeğirmenlerine karşı Mahfi Eğilmez

Bir gün batış öyküleri, ertesi gün toparlanma öyküleri dinlemekten ve izlemekten herkese gına geldi artık. Pazartesi günü krizin 1929 krizi kadar büyük olabileceğini tartışan dünya, çarşamba günü durumun toparlandığını konuşmaya başladı. Bu işler bu kadar basit mi gerçekten? Fed, giderek genişleyen ve genişledikçe de etkisi artan küresel krizi durdurabilmek için her türlü olanağı deniyor. Son dönemde Fed'in piyasaya pek çok müdahalesi oldu. Bu müdahaleler iskonto faizlerinin ve referans faizinin düşürülmesi, piyasaya likidite verilmesi, değerini kaybetmiş kâğıtlarla Hazine bonolarının geçici süreyle değiştirilmesi, yatırım bankalarına borçlanma imkânı tanınması gibi yaygın bir alanı kapsıyor. Fed, geçen hafta iskonto faiz oranlarını 3.5'tan 3.25'e indirdi ve 1929 ekonomik bunalımından bu yana ilk kez yatırım bankalarına ve aracı kurumlara borçlanma imkânı sunmaya başladı. Böylece dünyanın önde gelen yatırım bankalarından Bear Stern'in batışının ardından geleceği konuşulan büyük çaplı batışların hiç değilse bir süre ertelenmesi için elinden geleni yapmaya yöneldi. Ertelemenin batmayı engellemeye yarayıp yaramayacağı açık değil ama hepsinin aynı anda batarak zincirleme bir domino etkisi yaratmasını önlemeye yarayabileceği düşünülüyor. Fed, bu hafta da referans faiz oranını 0.75 puan düşürerek 2.25'e indirdi. Yani artık negatif reel faizde yol almaya başlamış bulunuyor. Bir başka ifadeyle, Fed açısından enflasyon ikinci derece bir konu halinde gelmiş, artık ne pahasına olursa olsun sistemin kurtarılması ön plana çıkmış bulunuyor. İngiltere Merkez Bankası da oluşan sıkışıklığı gidermek için piyasaya likidite vermeye devam ediyor. Öyle anlaşılıyor ki G-7 ülkeleri merkez bankaları bundan böyle daha sıkı bir işbirliği içinde hareket edecekler.
Ne var ki bütün bu müdahaleler şimdiye kadar sorunu bir süre ertelemekten öteye bir çözüm getirmedi. Bu gibi müdahaleler eğer sorunu çözemiyorsa büyük olasılıkla daha da büyümesine yol açar. Parasal sorunu daha çok parayla çözmek bir noktaya kadar işe yarar, sonrasında sorun parasal anlamda daha da büyür. Bu gibi durumlarda nihai çözüm, faturanın vergi ödeyene çıkarılmasıyla ortaya çıkar.
2001 Türkiye krizi böyle olmuş, sistem sonunda faturayı vergi mükellefine çıkarmıştı.
Bugüne kadar kriz olacağını söyleyenler arasında hemen hiç kimse bu krizin 1929 krizi gibi olacağını söylemedi. Son gelişmeleri izleyerek yavaş yavaş bu yönde de açıklamalar gelmeye başlıyor. Bazı iktisatçılar Fed'in bu müdahalelerinin sorunu çözmeye yetmeyeceğini, sistemik krizin eşiğinde olduğumuzu ve bu krizin tıpkı 1929 büyük bunalımı kadar büyük bir kriz olacağını söylemeye başladılar. Bu krizi ilk öngörenlerden birisi olduğu için bugünlerde şöhreti zirve yapmış olan Nouriel Roubini bu krizin 1929 büyük bunalımından bu yana yaşanmış en büyük kriz olduğunu söylüyor.
Bear Stern'in batmasının ardından adı batma sırasında anılanları duyunca benim aklıma 1980'ler ile 1990'ların başındaki Japon bankaları geldi. Şimdi isimlerini bile hatırlamadığımız Japon bankaları (ki o zamanlar dünyanın en büyük bankaları arasında ilk 6 -7 sırayı alırlardı) tek tek battılar. Batış nedenleri de bugünküyle aşağı yukarı aynıydı. Her şeyin aşırı değerlenmiş olduğuna bakılmaksızın aşırı risk alınmıştı. Riskler realize olunca aşırı değerler iniverdi ve bankalar değeri düşmüş kâğıtlar, senetler ve gayrimenkullerle baş başa kalınca batmaya başladılar. Japonya o dönemden sonra toparlanamadı.
Hafta başında bulunduğumuz nokta üç ay öncekiyle karşılaştırılamayacak kadar kötümser bir tabloyu işaret ediyordu. İki gün sonra gelinen nokta ise yeniden iyimserlik havası estirmeye başladı.
Fed, yeldeğirmenleriyle savaşan Don Kişot'a benziyor. Sonu da ona benzeyecek mi göreceğiz.
Kaynak: Radikal
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 7:59:39
Mesaj: #68
RE: Medyadan Haberler 2008
Bear Stearns bile batar
Korkmaz İlkorur

Bear Stearns, ABD'nin en büyük bankalarından biri idi. Artık yok. Eğer, otoriteler tarafından gerekli izinler verilirse, ABD'nin bir başka ve köklü bankası JP Morgan Chase tarafından satın alındı. Karar, pazartesi günü piyasalar açıkken alınıp yeni ve derin felaketlere yol açmamak için, belki de daha önemlisi, Fed'i salı günü açıklayacağı faiz indirimi konusunda çok fazla zorlamaması için, hafta sonu falan denmeden pazar akşamı açıklandı.
Bear Stearns, hem ABD'deki subprime kredi sorununu, hem de bu nedenle kendisinin derin bir sorun içinde olduğu mesajlarını ilk kez 2007 Haziran ayında vermişti. 22 Haziran 2007 tarihinde yaptığı açıklama ile Hedge Fund'larından birinin, ABD'deki yüksek riskli mortgage kredilerindeki geri ödeme sorunları nedeniyle zor durumda olduğunu açıklamış ve bu sıkıntıya çare olarak Fed'in ve JP Morgan'ın acil durumlarda kullanılan fonları ile 3.2 milyar dolarlık bir paket konusunda mutabakata varıldığını belirtmişti. Buna rağmen, Temmuz 2007'de Bear Stearns iki hedge fund'ından birinin hiçbir değeri kalmadığını, diğerinde de her bir 100 dolarlık yatırımın 9 sente düştüğünü açıkladı. Yani o da batmıştı. Bu açıklama ile hem bugünkü küresel sıkıntı tetiklenmiş oldu, hem de Bear Stearns'ün sun'i teneffüs ile yaşatılması başladı. Yer darlığından Ağustos 2007'den bugüne değin ne oldu, teker teker anlatmayacağım, ama işin hızla aşağı gidişini göstermek için şunları söylemekle yetineceğim:
Ocak 2007'de hisse başına 169 dolar olan bankanın hisse senetleri geçen cuma günü, yani satılmadan evvelki son çalışma gününde 30 dolara düştü. Satış ise hisse başına 2 dolar, evet rakamla 'iki' dolara gerçekleşti. JP Morgan, bu dev banka için toplam 236 milyon dolar, evet yalnızca
iki yüz otuz altı milyon dolar ödedi. Bear Stearns'ün batışının vehametini anlatabilmek için şu küçük notu da düşmeden geçemeyeceğim: Bear Stearns için son on-on beş sene o kadar parlak ve ümit verici geçiyordu ki, banka ünlü Madison Avenue'da çok prestijli bir bina yaptırmış ve yakın geçmişte o binaya geçmişti. JP Morgan bu satış ile değerinin 1.4 milyar dolar olduğu tahmin edilen binayı da aldı. Eğer otoriteler satışa izin vermezler ise, yapılan anlaşmaya göre JP Morgan'ın binayı 1.1 milyar dolara satın alma opsiyonu var.
Bear Stearns aslında battı ama kâğıt üzerinde batmadı; kurtarıldı. Bunda, şüphesiz, Fed'in zorlaması var. Batanlar, hisse senedi sahipleri ile çalışanlar. 169 dolarlık Bear Stearns hissedarlarının ellerinde şimdi 2 dolarlık hisse var. Çalışanların büyük bir kısmı işten çıkartılacağı gibi bankanın çalışanları banka sermayesinin yaklaşık üçte birine sahip. Olaya bu açıdan bakıldığında çok ciddi bir batış olduğu anlaşılıyor. Bu şekilde, Amerikan finans sektörü, ilk ciddi kaybı verdi. Piyasalar (ve de uzmanlar)
batışların, ve muhtemel kurtarmaların bununla kalmayacağını savunuyor ve bundan sonra sıranın kimde veya kimlerde olacağını tahmin etmeye çalışıyor. Umarız beklentiler çıkmaz; ama, Fed'in faizleri bir seferde üç çeyrek düşürmesi de durumun daha da kötüleştiğini gösteriyor.
İşin bu tarafını ve Bear Stearns'ü bir tarafa bırakalım ve bu olayın 'banka batışları' hakkında hatırlattığı birkaç hususu vurgulayalım.
Birincisi şu: Gösteriyor ki, bu kriz, merkez bankalarının 'banka kurtarma' karşıtı 'moral hazard' söylemlerinin bir sınırı olduğunu gösteriyor. Bu konu, bundan sonra çok konuşulacak. İkincisi: 'Batmak için çok büyük', yani, 'Büyük bankanın batmasına izin verilmez ' inancında da kısmi delik açıldı. Öyle anlaşılıyor ki, büyük bankanın mudisi kurtarılır ama hissedarının batmasına göz yumulur. Üçüncüsü: Eğer dikkatli yönetilmezler ise her banka çok kolay batabilir. Zira, bugün defterlerinize 'kâr' diye yazdığınız işlemler, ansızın, tedbir bile alınamadan 'zarara' dönüşebilir. Bu husus, özellikle bizim gibi ülkeler için çok daha tehlikeli. Zira, biz, finansal ürün, hizmet ve kurum çeşitlendirmesi ile oldukça yeni karşı karşıyayız ve bunlar hakkında bilgi ve tecrübemiz oldukça kısıtlı. Bunun bir örneğini, 1994 ve 2000-2001 krizlerinde yaşadık. Oldukça yeni serbestleşmiş bankacılık sektörümüz açık pozisyon ve Hazine kâğıdı işlemlerinde bilgi ve tecrübe eksikliği nedeni ile 'bugün' yazdığı kârların 'yarın' zarara dönüşmesi ile çok sıkıntı çekti.
Kaynak: Radikal
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 8:02:02
Mesaj: #69
RE: Medyadan Haberler 2008
Şükrü KIZILOT
Melahat Teyze’nin Eurobond’ları

MELAHAT Teyze, Neriman Teyze’nin komşusu ve yakın arkadaşı. Geçenlerde, Neriman Teyze ile birlikte geldiler. Konu döndü, dolaştı, Eurobondlara geldi;

- Evladım, ölümlük dirimlik biraz param var. Eurobond mu ne, dilim bile dönmüyor. Bitişiğimizdeki bankacı "daha çok faiz alırsın" diye, bana Eurobond aldırdı. Sonra bir kısmını sattım, bir kısmından da faiz geliri aldım. Şöyle bir baktım, etrafımda Eurobond alan çok kişi var. Ancak hiçbirimiz bunun vergi durumunu bilmiyoruz. Anlayacağımız dilde, bunu bir yazsan da öğrensek...

- Peki, Melahat Teyze, senin gibi soran çok kişi var, yazayım.

FAİZ GELİRLERİ

Eurobondların faiz gelirinde, vergi yönünden, "ihraç tarihi" çok önemli.

1) 26 Temmuz 2001 Öncesi İhraç Edilenler

2007 yılı faiz geliri 19 bin YTL’yi aşmıyorsa, beyan edilmeyecek.

2) 26 Temmuz 2001 - 31.12.2005 Arasında İhraç Edilenler

a- 2007 yılında elde edilen faiz gelirinden, önce 205.994,16 YTL istisna düşülecek (GVK Geçici Md. 59).

b- İstisna düşüldükten sonra, kalan tutar 19 bin YTL’yi aşmıyorsa, beyan edilmeyecek. Aşıyorsa, istisnayı aşan tutarın tamamı beyan edilecek (Gelir Vergisi Genel Tebliği No:258/5.2 ve 5.3 http://www.yaklasim.com).

Buna göre; 2007 yılındaki faiz geliri, 224 bin 994,16 YTL’yi aşmadığı sürece beyan edilmeyecek.

c- 2008 yılında, faiz gelirine istisna yok. Faizler 19 bin 800 YTL’yi aşıyorsa, beyan edilecek.

3) 1 Ocak 2006’dan İtibaren İhraç Edilenler

Faiz tutarı 2007’de 19 bin YTL’yi, 2008 yılında da 19.800 YTL’yi aşmadığı sürece beyan edilmeyecek. Aşıyorsa tamamı beyan edilecek.

4) Türkiye’de Yerleşik Olmayanlar

Eurobond faiz gelirlerinin tutarı ne olursa olsun beyan etmeyecekler.

ALIM-SATIM KAZANCI

1) 26.07.2001 Tarihinden Önce İhraç Edilenler

a- Eurobondun alımında ödenen dövizin, alış tarihindeki YTL karşılığı bulunacak.

b- Bu bedel ÜFE endeksindeki artış oranına göre endekslemeye tabi tutularak, maliyet bedeli bulunacak.

c- Satışında elde edilen dövizin, satış tarihindeki YTL karşılığı bulunacak.

d- Endeksleme yolu ile yükseltilen (5281 sayılı Kanunla mükerrer 81. maddeye eklenen hükümle 01.01.2006 tarihinden itibaren elde edilen gelirlere uygulanmak üzere, endekslemenin yapılabilmesi için artış oranının % 10 veya üzerinde olması koşulu getirilmiş olmakla birlikte, 01.01.2006 tarihinden önce ihraç edilen eurobondların elden çıkarılması durumunda, artış oranı % 10’dan az olsa dahi kazancın tespiti sırasında endeksleme yapılabilecek) maliyet bedeli ile satış tutarı arasındaki fark YTL olarak bulunacak.

e- Aradaki farktan (2007 yılı için) 15 bin YTL, 2008 yılı için de 16 bin YTL istisna düşülecek.

f- Kalan tutar ne olursa olsun beyan edilecek.

2) 26.07.2001-31.12.2005 Tarihleri Arasında İhraç Edilen Eurobondlar

a- Yukarıda belirtilen yönteme göre, alım-satım kazancı hesaplanacak.

b- Hesaplanan kazançtan (2007 yılı için) 205.994,16 YTL istisna düşülecek.

c- Kalan tutar ne olursa olsun, beyan edilecek (MB’nin, 27.10.2004 gün ve 050915 sayılı Özelgesi).

Bu eurobondların, 2008 ve izleyen yıllarda alım-satımından doğan kazanca, istisna yok. Başka bir anlatımla, 2008 yılı alım-satım kazancı, 30 bin YTL dahi olsa, beyan edilip, gelir vergisi ödenecek.

3) 01.01.2006 Tarihinden Sonra İhraç Edilen Eurobondlar

Kazanca herhangi bir istisna uygulanmayacak. Maliyet bedeli endekslemesi yapıldıktan sonra, bulunacak kazancın 900 YTL’yi aşması halinde tamamı beyan edilecek. Ayrıca, endekslemenin yapılabilmesi için, artış oranının yüzde 10 veya üzerinde olması gerekecek.

4) Türkiye’de Yerleşik Olmayanlar

Türkiye’de yerleşik olmayan gerçek kişiler (dar mükellefler) eurobondun ihraç tarihi ne olursa olsun, alım-satım kazancını beyan etmeyecekler.
Kaynak:Hürriyet
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 8:03:42
Mesaj: #70
RE: Medyadan Haberler 2008
Ercan KUMCU
Amerikan Doları’na ne oluyor


AMERİKAN Doları hızla düşüyor. Doların geldiği yer hem Amerikalıları hem de diğer büyük ekonomileri kaygılandırmaya başladı. Kaygının iki boyutu var. Birincisi, Amerika’ya yönelik mal ticaretinin azalması riski, diğeri dolar cinsinden tutulan varlıkların değer yitirmesi.

Dünyanın en büyük alıcısı konumundaki Amerika’ya mal satmak zorlaşıyor. Dolar düştükçe Amerika’da satılan malların dolar fiyatı yükseliyor. Dolar bazında fiyatları yükseltmemek için üreticiler kendi paraları cinsinden fiyatları düşürmeleri gerekiyor. Bunun da bir sınırı var.

2000’li yıllarda dünya üretti. Amerika satın aldı. Amerika önemli ölçüde diğer ülkelerden borçlanarak tüketim artışını devam ettirdi. Borçlanması, ticaret yaptığı ülkelere dolar vermesiyle oldu. Şimdi, dünyanın neredeyse tüm ülkeleri dolar zengini oldu. Doların değerinin düşmesi bu ülkelerin varlıklarının değer yitirmesi anlamına geliyor.

SESSİZ KALINABİLİR Mİ?

Dolar altına karşı değer yitiriyor. Altının ons fiyatı 2001 yılında 300 doların altındayken, bugün 1000 doları aştı. Dolar petrole karşı değer yitiriyor. Bir varil petrol 2001 yılında 20 dolar civarında salınırken, bugün 100 doları aştı. Dolar Euro’ya karşı değer yitiriyor. 2001 yılında bir Euro 0.9 dolar civarındayken, bugün 1.58 dolar oldu. Doların değer kaybı son dönemde giderek hızlandı.

Avrupa ve Japonya Amerikan dolarının değer yitirmesinden kaygılı. Çünkü, Amerika’ya olan satışların düşmesiyle bu bölgelerdeki üretimin olumsuz etkilenmesi gündeme gelecek. Amerika da durumdan kaygılı. Çünkü, değer yitiren dolar Amerika’da daha yüksek enflasyonun habercisi olacak. Herkes kaygılı olduğu halde, şimdilik bu konuda bir şey yapılmıyor.

Son dönemde doların değer yitirmesinin hızlanmasının arkasında, Amerikan ekonomisine yönelik genel kaygıların yanında, Amerika’da faizlerin düşürülüp Avrupa’da sabit tutulması var. Göreli faizler Avrupa’nın lehine gelişiyor. Dolar cinsinden varlıkların getirileri giderek düşerken, Euro cinsinden varlıkların getirileri yüksek kalıyor. Yatırımcılar dolar cinsi varlıklardan çıkıp Euro cinsi varlıklara geçiyorlar. Dolar satılıp diğer paralar alınıyor.

Bugünkü ortamda Avrupa ve Japonya Amerika’ya paralel faizlerini düşürmek pek istemiyorlar. Çünkü, faizlerin düşmesiyle zaten artan enflasyon baskısının daha da artacağından korkuyorlar. Fiyat istikrarına öncelik verilince, doların düşüşünden kaynaklanabilecek üretim kaybı en azından bugüne kadar çok önemsenmedi. Avrupa ve Japonya bu tutumunu devam ettirebilir mi?

BAŞARILI OLUR MU?

Doların daha da değer kaybetmesi durumunda dünyanın diğer ülkelerinin kayıtsız kalmaları çok mümkün değil. Doların düşüşünü durdurabilmek için ya büyük ekonomiler faizleri indirecek ve/veya merkez bankaları tarafından dolar alınıp kendi paraları satılarak doğrudan müdahale edilecek.

Bir aşamada, tek başına, ama büyük bir olasılıkla birbirleriyle uyum ve işbirliği içinde, dünyanın belli başlı merkez bankaları doların düşmesini engellemeye yönelik müdahalelerde bulunabileceklerdir. Onlar açısından sorun, müdahalelerin arzulanan sonucu kısa dönemde verip veremeyeceğidir.

Amerikan finans piyasasında yaşananlar olası bir müdahalenin sonuç vermesi olasılığını azaltan bir etken olarak görülüyor. Amerikan finans piyasasında yaşanan "güven bunalımı" göreli faizlerin ötesinde, dolar cinsi varlıklardan çıkmayı özendiriyor. Bu durumda, diğer merkez bankalarının doğrudan müdahalelerinin ya da göreli faiz farkını azaltmaya yönelik faiz indirimlerinin Amerika’da "güven bunalımı" aşılmadan sonuç vermesi olasılığının düşük olabileceği düşünülüyor.
Birçok açıdan, politika yapıcıları da zorda.
Kaynak: Hürriyet
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 8:05:33
Mesaj: #71
RE: Medyadan Haberler 2008
Hurşit Güneş
Fırtına henüz dinmiş sayılmaz


Salı akşamı ABD Merkez Bankası FED kısa vadeli gösterge faizini (yani piyasalara borç verme faizini) 75 baz puan indirdi; böylece faiz yüzde 2.50 oldu. Oysa piyasaların beklediği indirim 100 baz puandı (yani yüzde 1). Buna rağmen piyasaların morali düzeldi ve borsa yükseldi.
Çünkü dün iki büyük yatırım bankasının ilk 3 aya ilişkin bilançoları, beklenenin aksine, oldukça olumlu açıklandı. Ne Goldman Sachs ne de iflasın eşiğine geldiğine dair sık sık adı geçen Lehman Brothers’ın batma riski içinde olmadığı anlaşıldı.
Bu gelişmeler de gösteriyor ki, ortada müthiş bir güvensizlik ve belirsizlik var. Anlaşılan şu anda ABD’de yaşanan sıkıntının nedeni faizlerin yüksekliği ya da kredi maliyetleri değil. Asıl sorun, piyasalarda güvenin aşınması ve mali sistemin sistemik olarak çökmesinden korkuluyor. Bu nedenle FED ve ABD Hazinesi’nin önümüzdeki günlerde ele alması gereken önlemlerin bunlara odaklanması şart.

Etkileri zaman alacak
ABD’de faizler bir hayli indi. Ancak para politikasının gevşetilmesinin iki yönü olduğu unutulmamalı. Birincisi, bunun ekonomik canlılık getirmesi zaman alacaktır. Bu da yaz aylarından önce olmaz.
İkincisi, gevşek para politikası aynı zamanda küresel likiditeyi hızla artıracağından hem ABD içinde (artan emtia fiyatlarının da desteğiyle) enflasyonist etkiler yaratacaktır, hem de dünyada yeni köpükler yaratacaktır. Yani emtia fiyatlarında artışlar sürebilir. Petrol, altın ve tarım ürünlerindeki fiyatlar artmaya devam edebilir.
Türkiye’ye dönersek; dün piyasalar coşku içinde açıldı. Ama dikkat edilirse bu coşku önceki günün New York borsasında yaşanan coşkudan çok daha sınırlı kaldı. Yani Türkiye diğer ülkelerden daha az umut veriyor, ya da daha riskli görülüyor.
Bunu da iki bakımdan haklı buluyoruz. Birincisi, Türkiye ekonomisinin çok önemli bir kırılganlığı var. Cari açığı çok yüksek ve böylesi bir küresel mali yapıda bunun finansmanı kolay değil. İkincisi, TSK sınırlarımızda terörle mücadele ederken, şimdi bir de iktidar partisinin kapatılması için dava açıldı.
Bunlar elbette siyasal istikrarı ortadan kaldıran gelişmeler. Bu koşullar altında mali piyasalarda kimi günler olumlu gelişmeler gözlense de, orta vadede doğrultunun yukarı olmayacağı söylenebilir.

Paltolarınızı giyin
Böylesi bir ortamda Türkiye’de MB’nin faizleri düşürmesi elbette kolay değil. Zaten düşürürse kendini ayağından vurmuş olur. Çünkü dünyada likidite daralırken faizleri göreli olarak düşürmek içeriye giren sermayeyi caydıracaktır. Yahut da çıkışlar hızlanacaktır. Hele enflasyon hedefinin çok uzağındayken bu hiç de akıllıca olmayacaktır.
Bununla beraber, kimse kriz beklememeli. Krizi oluşturacak unsurlar Türkiye ekonomisinden ayıklandı. Üstelik artık hiçbir meslektaşımız aymazlık içinde değil. Birçok ekonomist riskleri önceden ikaz ediyor.
Bununla beraber, AKP iktidara geldiğinde dünyada meltem rüzgârı esiyordu, şimdi ise fırtına dinmiyor. (Yine dün öğleden sonra bazı Avrupa bankalarının batacağı söylentisi çıktı; Avrupa borsaları inişe geçti) Öte yandan o zaman Türkiye’de kırılganlıklar çok azdı. Şimdi ise çok fazla. Kısacası, paltoların giyilme ve şemsiyelerin açılma vakti geldi.
Kaynak: Milliyet
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 8:09:04
Mesaj: #72
RE: Medyadan Haberler 2008
Yiğit Bulut
Tanrılara karşı gelinir mi

Başlığı görünce manevi konulara giren bir kitap sanmayın, özü risk kavramı ve riskin gelişimi üzerine kurulmuş. Amaç, insanoğlunun varolan kaotik yapı içinde riski kontrol etme çabasını ortaya koymak ve geliştirdiği yolları örneklerle aktarmak. Yazıyı bu noktaya kadar okuyanlar, kitaptan bahsedeceğimi düşünebilir, piyasa ve dalgalanma gibi kavramlarla ilgilenenler mutlaka okumalı notunu düşmekle birlikte, asıl ele almak istediğim konu alıntı bir cümleden türetme. Hatırladığım kadarıyla aktarıyorum, risk alma özgürlüğünün tanınmadığı, serbest girişimin desteklenmediği sistemler gelişemez. Sistemi geliştiren katılımcıların risk alma potansiyeli ve aldıkları riskler ile zorladıkları sınırlardır.

İlk okuyuşta cümle çok doğru. Doğru ama liberalizm kavramının özünü bulduğumuz ilk algılama sonrası aklıma şu soru da gelmiyor değil, risk alma seçeneğinin bireysel anlamda kapalı tutulduğu SSCB'de sistem nasıl oldu da ABD gibi aşırı liberal bir yapı ile belli bir noktaya kadar kırılmadan rekabet edebildi?

Sokaklar ateşe veriliyor
Değerli dostlar, yukarıdaki soruyu sadece düşünce ortamına bıraktım, herhangi bir vurgu yapmak gibi bir niyetim yok. Liberalizm-risk alma-gelişme üçgenindeki tespitleri aktardıktan hemen sonra konuyu biraz daha açmak ve bugünün Avrupa Birliği (AB), ABD ve Türkiye modellerini sorgulayanlar için ikinci bir soru daha sormak istiyorum. Girişimin ve siyasi-ekonomik liberalizmin dünya üzerindeki en iyi modeli olan AB ülkelerinde vatandaşlar neden sokakları ateşe vererek sisteme baş kaldırıyor? AB modelinin özüne, Anayasa'ya "hayır" diyerek neden dinamit koyuyorlar? "Hayır" denilen, daha özgür ve sınırsız bir hayat mı? Yoksa bu tepkinin sebebi "Yeni Dünya Düzeni"ne göre kurulmamış halkına gerçek bir sosyal-ekonomik yaşam şansı tanıyan bir sistemin zorlamalar karşısında kendini koruma içgüdüsü mü? Bu soruların da cevabını tamamen çekimser kalarak sizlere bırakıyorum.

Sonuç 1: Riski, sistemleri ve geleceği sorgularken kafam karıştı ve yukarıdaki çıkarımları sizlere aktardım. Bu noktada konuyu daha da açarak irdelemeniz için size bir tez ve hemen altında iki farklı görüş sunmak, sonrasında fikirlerinizi lütfen benimle paylaşın diyerek sizlere veda etmek istiyorum.

Serbest piyasaya bağlılık
Tez: Günümüzün zengin ülkeleri serbest piyasaya kararlı bir bağlılık göstererek, bireysel girişimi destekleyerek başarıya ulaşmışlardır.

Destekleyen görüşler: ABD ve İngiltere serbest piyasaya tavizsiz bağlılıkları ile dünya lideri olmuşlardır. 19. Yüzyılda Fransa, İngiltere'ye karşı üstünlüğünü aşırı devlet müdahaleciliği yüzünden yitirmiştir. Serbest ticaret 1870-1913 arasında eşi görülmemiş bir büyüme yaratmış, 1. Dünya Savaşı ile son bulunca büyüme duraklamıştır. Gelişmekte olan ülkelerin en büyük sıkıntısı yerel makamların müdahale etme isteği ve yaptırımlarıdır. 1980'lerde bu ülkeleri saran krizler o politikaların sonucudur.

Karşı görüşler: İngiltere ve ABD, kalkınma dönemlerinde serbestleşmeye değil tam tersine, aşırı düzenlemelere yer vermişlerdir. Örnek: 18. yüzyılda İngiltere, Hollanda ve Belçika'nın sanayideki üstünlüğüne meydan okumak için ithalatı kısıtlayıcı, ihracatı zorlayıcı önlemler almıştır. 19. yüzyılda özellikle 1945'lere kadar dünyanın en çok korunan ve en kapalı ekonomisi ABD ekonomisidir. ABD aynı zamanda bebek sanayileri koruma stratejisinin de anavatanıdır. Gelişmekte olan ülkelere gelince. Neredeyse tamamı 1980 öncesi korumacı dönemde daha başarılı olmuş, iddia edildiğinin tam aksine 1980 sonrası dayatılan neoliberal uygulamalarla devam eden bir kriz döngüsüne girmişlerdir...

Sonuç 2: Tezi ve görüşleri sizlere aktardım. Sentez size ait. Ne dersiniz; "liberalizm mi gelişimi sağladı" yoksa "korumacı ekonomik yapılar" mı?

Son söz: "İkisi de sağlamadı" diyorsanız; bir de Türkiye gibi ne yaptığını bilmeden, her şeyini satan ülkelerin modelini inceleyin...

Piyasa dışarıya endeksli
Not: Hafta sonunu, kapatma davasının piyasaları nasıl bozacağını hatta Kara Pazartesi'nin boyutlarının ne kadar büyük olacağını okuyarak-dinleyerek geçirdik. Piyasaların içeriden yaratılan dinamik ile işlediğini sanıp, konuya Fransız olanlar, iç siyasi riskin her şeyi bozup parçalayacağını düşündüler ve bunu bolca paylaştılar.

Beklentileri dolar kurunun ilk etapta 1.40'lara kadar gidebileceği hatta krizin pazartesi sabahı başlayacağı yönündeydi. Oysa beklenen olmadı ve içeride yaratılan iyi veya kötünün ana işleyişe etkisiz olduğu gerçeği, Türk piyasalarının dışarısı ne gerektiriyorsa o kadar bozulmasına yol açtı.

Dava açılmasaydı, Dow Jones'un 11.960 desteği altında kapanması gereği kurun 1.23-1.25 bandını geçip orada taban oluşturmayı denemesi gerekiyordu, kur tam denklem kadar hareket etti. Dow Jones'ta 11.960-12.200 destek bandı çalıştığı sürece borsamızda 40.800-41.000 ana destekti, 11.960 altında ilk kapanış ile İMKB 41.000-36.000 bandına düştü. Uzun lafın kısası hükümetin varlığını fiyatlamayan piyasalar, yokluğu fikrini de görmedi.

Maske düşebilir
Peki bundan sonra neler olabilir? Ne olabileceğini anlamak için 2003-2007 Kasım arasında ortaya çıkan olumlu yapının içeriden kaynaklanmadığını yani "bizde ne olursa olsun, özde konjonktürel dinamiğin bizi şekillendirdiğini" hatırlamak gerekiyor. Bunu dikkate alınca ne olacağı açık. Hatırlarsanız 2007 Kasım ayında bu köşede dünya için genleşme bitti tezimi aktarmıştım. Tezin gereği net, dünya ne kadar büzüşürse biz de ona paralel ve kendi makroekonomik gerçeklerimiz ile oluşacak bir katsayı eşliğinde büzüşeceğiz. Fazla veya eksik değil. Algılanmayan cari açık algılanacak, sıcak para etkisi ile sorgulanmayan dinamikler sorgulanacak. Dünya bozulmaya devam eder, dozu artarsa, bizde de maske düşecek. Zaten 2007 Kasım başından itibaren yaşanan da bu süreç.
Kaynak: Referans
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 8:10:20
Mesaj: #73
RE: Medyadan Haberler 2008
Murat Turan
Piyasalarda olumlu senaryo yok gibi

Hakkında kapatma davası açılan iktidar partisi, Yargıtay Başsavcısı hakkında o kadar çok konuştu ki Anayasa Mahkemesi'nin davayı reddetme şansı bizce neredeyse tamamen ortadan kalktı. Davanın görülmesi minimum 6 aylık bir süreç. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, iç dinamiklerin üzerinde yeni bir "Damokles'in kılıcı" sallanacak artık. AKP'nin davaya gösterdiği tepki o kadar büyük oldu ki MHP bile, bu konuda yardım etmenin partiyi tam anlamıyla "uydu parti" konumuna düşüreceğinin farkına vardı. Bu dava AKP'ye açılan 4. kapatma davası.

Türkiye'de piyasa denildiğinde anlaşılan döviz, faiz ve borsanın bu gelişmelerden olumsuz etkilenmemesi ise imkânsız. Henüz gelişmeler sıcakken, ilk ana tepki yurtdışı gelişmelere bağlı verilirken işin vahameti çok ciddi olarak algılanamadı. Ancak 6 aylık süreçte likidite açısından önemli gel-gitler yaşanacağı kesin. Karar anına yaklaşıldıkça ise tedirginlik artacak ve likidite piyasalardan çekilerek gelişmelerin sonucu görülmek istenecektir. Yabancı sermaye girişinin ocakta geçen seneye göre yüzde 86,3 azalması, en kötü kâbusumuzu yaşamaya başladığımız anlamını taşıyor.

Türkiye'nin hangi rotada ilerlediği ise henüz belli bile değil. Normal bir konjonktürde, sakin bir denizde rotanın bu denli rehavetle belirlenmesi güç olmazdı belki. Ancak, fırtınaya bu kadar yaklaşmışken rotasız seyir, ciddi risk taşımaktadır. Yıllar önce 2 çıpa ve sıcak para ile sermaye piyasalarını yükselten dinamik, şimdi açık denizde kendini dalgaya bırakmış durumda.

Şimdilik Dow Jones'u izlemek yeterli

Bu çıpalardan ilki olan IMF ile olan bağları koparmış durumdayız. IMF ile yeni bir stand-by anlaşmasına gerek olmadığını ve yeni bir anlaşma beklenmediğini bizzat Devlet Bakanı Mehmet Şimşek açıkladı. IMF, disipline olmak açısından oldukça yararlı bir işleve sahipken, sosyal programlarla arasının iyi olmaması nedeniyle çok eleştirilmişti. Ancak sonuçta yabancı yatırımcı açısından önemli bir güvenceydi. Türkiye, bu güvence kapsamında olmaktan vazgeçti. Diğer çıpa ise Avrupa Birliği'ne dahil olma projesiydi. İyi niyetle bağdaşmayan isteklerin sonu gelmeyince, önce soğutulduk, sonra da soğumaya bıraktık.

Çıpalara eşlik eden yasal düzenlemelerde ise yavaş kaldık. Örneğin, uzunca bir süre devamlı olarak ertelendikten sonra nihayet TBMM gündemine alınan Sosyal Güvenlik Reformu'nda gelen tepkilerin ardından geri adım atılması, işi iyice çıkmaza soktu. Her şey bir yana, atılan bu geri adım herkese istediği tavizin verilebileceği imajını yarattı. Sosyal güvenliğe 13 yılda ödenen para Türkiye'nin milli gelirine eşitken, bunu siyasi bir bedel ödemeden yapmak neredeyse imkânsız. Ancak iktidarın da çok iyi bildiği gibi yerel seçimler öncesi böyle ağır bir faturanın yükünü kimse taşımak istemez.

İçeride yaşanan kargaşa ortamına rağmen, şu anda Türkiye'deki para piyasası hareketlerinin yüzde 80'i yurtdışı kaynaklı. Hareketin yönünü, Amerika Dow Jones Endeksi belirliyor. Dow Jones Endeksi, istisnasız her gün en önemli veri olarak karşımıza çıkıyor. Spekülatif kâr peşinde koşan finans sektörü, verdiği kredilerin geri dönmemesi ile inanılmaz zararlar yazıyor. Yüksek faizli ve daha riskli kredilerin piyasaya pompalanmasıyla başlayan bu likidite krizinin bedelini ödeyen finans kuruluşları, tüm dünyaya da ağır bir bedel ödetiyor. Şu sıraların gözde ekonomisti Roubini'nin dediği gibi; "FED bir likidite krizi varmış gibi davranıyor ancak sistem bir iflas krizinin ortasında. FED bilançolarını bilmediği yatırım bankası ve aracı kurumları açık çek vererek kurtarmaya çalışıyor ancak bu FED'in almaması gereken çok büyük bir risk."

İç gelişmeler ağırlığını artıracak

Global ekonomide yaşanan bu durumun çözümü için alınan önlemler yalnızca para politikası önlemleri. Krizin yaşanmasına sebep olan sistem ise aynen devam ediyor. Buhar olan paraların verdiği hasarlar göz ardı edilse bile yansımasının resesyon olması neredeyse kaçınılmaz. Piyasaların yaralarını sarmak için dinlenmeye ihtiyacı var. Hele gelişmekte olan piyasaların hormonu olan "carry trade"ciler için biraz çekilip hasar raporu hazırlama zamanı.

Yurtiçinde ise piyasaları bekleyen öncelik yurtdışı iken günler geçtikçe yurtiçi haberlerinde etkisi artmaya başlayacak. İç gelişmeler gündemdeki ağırlıklarını her geçen gün daha fazla hissettirecek. Belki piyasa kısa vadeli önlemler ile yatıştı ancak kara bulutlar halen havada. İbre yurtdışına da dönse, sadece yurtiçi gelişmelere de odaklansa önümüzdeki günlerde bahar yaşanmayacağı kesin. Büyük ihtimalle bahar, henüz yaşanmayan, yeni başlamış, sert geçecek kışın ardından yüzünü gösterecek.
Kaynak:Referans
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 8:11:38
Mesaj: #74
RE: Medyadan Haberler 2008
Baturalp Candemir
Faiz indirimi yaz, 228X'e gönder

Bankası (FED) fonlama faizleri 0.75 puan indirildi. Bu faiz indirimi, 1-1.25 arasında değişen beklentilerin altında kalmasına rağmen, iki yatırım bankasının iyi kâr açıklaması nedeniyle, salı günü Dow Jones endeksi yüzde 3,5, S&P endeksi yüzde 4,2 yükseldi. Moraller yerine geldi. Ya da bir günlük bir balayıydı; yarın işler değişecek.

Aslında piyasa oyuncuları da FED'in faiz indirimiyle pek bir şeyin değişmeyeceğini tahmin ediyor; ancak, "Kâr kârdır" deniyor. Faiz kararlarının alındığı, FOMC toplantıları öncesinde düzenlenen anketler, piyasanın toplantıda nasıl bir faiz kararı çıkması beklediğini görmek için yapılıyor olsa da son aylarda piyasa oyuncularının karar alıcıya beklediğimiz kadar "Faiz indirimi şu kadar, bunu yapmazsan piyasalar bozulur" mesajını verdiği bir platforma dönüşmüştü. İlk kez bu kez FOMC üyeleri beklenenden düşük bir faiz indirimi yapmayı göze aldı.

Mortgage oranları düşmedi
0.75 puanlık faiz indirimine karşın, mortgage oranları gerilemedi. Piyasaya daha ucuz likidite veriliyor olsa da esas sorun, bazı şirketlerin borç ödeme gücünün kalmamış olması. Ödeme gücü kalmayanların zararı o kadar büyük ki, devlet hariç pek kimsenin yapacak bir şeyi yok. ABD'deki seçimler, savaşın bütçede açtığı gedik, büyük bir mali paketle kurtarma operasyonunu da mümkün kılmıyor. Kısacası, global piyasalarda işler sanki şimdi tahmin edenden daha uzun bir süre kötü gidecek gibi gözüküyor.

Bu arada bizde de Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısı dün yapıldı. Biz bu yazıyı yazarken, toplantı henüz başlamamıştı. Siz bu yazıyı okuduğunuzda ise karar açıklanmış olacak. Muhtemelen de kısa vadeli faizler değiştirilmemiş olacak. Ya da umarız öyle olur. Yaklaşık 10 gün önce yapılan anketlerde piyasa oyuncularının çok büyük bir kısmı faiz indirimi bekliyordu. Kurun yükselmesi, geçtiğimiz hafta faiz indirimi bekleyenler ile beklemeyenlerin sayısını birbirine yaklaştırmıştı. Toplantı günü yapılan son ankette ise, faiz indirimi bekleyen kalmamıştı.

Faizde zor karar

Biz geçtiğimiz ayda da PPK'dan faiz indirimi kararı beklemiyorduk. Nedeni basitti; enflasyon hedefi yüzde 4 iken, yılın sonuna daha 10 ay varken, Merkez Bankası'nın kendi tahmini hedefin 1.5 puan yukarıdayken, gıda ve enerji fiyatlarında düşüş sinyali yokken, enflasyonun en önde gelen belirleyicisi olan kurun yükselme ihtimali apaçık ortadayken, Merkez Bankası'nın faizleri 0.25 puan indirmemesi gerekirdi. Bunun ötesinde, 0.25 puanlık indirimle, para otoritesi yanlış mesaj verecekti. Öyle de oldu: Bono ve kredi faizleri yükseldi; kurlar da yükseldi. Ayrıca, petrol fiyatları daha da yükseldi. Enerji KİT'lerinin yeni zam yapma ihtiyacı doğarken, dış piyasalar daha iyi durumda değil. Dolayısıyla, PPK toplantısından bir faiz indirimi kararı çıkmamalı; tahminimiz de çıkmayacağı yönünde. Ağustos-eylüle kadar da yeni bir faiz indirimine karar vermek çok kolay olmayacak; her türlü yeni veri ve haberin, Kurul'un geleceğe yönelik duruşunu değiştirmesine neden olacağı vurgulansa bile.
Kaynak:Referans
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
20.03.2008, 8:14:12 (En son düzenleme: 20.03.2008 21:41:19 deks.)
Mesaj: #75
RE: Medyadan Haberler 2008
Küresel krizin yeni adı roller coaster
Eyüp Can


Kapatma davasını bir kenara bırakırsak herkesin birbirine sorduğu soru şu: "Dünyada ve Türkiye'de ekonomi nereye gidiyor?"
Daha açık bir ifadeyle kriz kapıda mı?
Bundan 2 ay kadar önce yazdım, hâlâ aynı yerde duruyorum. Bir ekonomi gazetesi yöneticisi olarak "kriz" kelimesinin özellikle Türkiye konteksinde gelişigüzel kullanılmasına karşıyım. Nedenini ve yaşananları nasıl tanımladığımı yazacağım fakat öncesinde giderek tehlikeli bir hal alan bir ekonomi haberciliğine dikkatinizi çekmek istiyorum.
Evet, Türkiye AK Parti'nin kapanması için açılan davadan dolayı siyasi bir krizin eşiğinde ama ekonomik anlamda bir kriz söz konusu değil.
Bu ikisini bilerek ya da bilmeyerek karıştıranların pazartesi günü tüm dünya piyasalarında yaşanan çalkantıyı bütünüyle AK Parti'nin kapatılma davasına bağlayan yayınlar yapması ya ideolojik tercihten ya da ekonomik cehaletten.
Belki de ikisi birden!
Parti kapatma davasının İMKB üzerinde az da olsa bir etkisi oldu ancak bu ne 33 milyar dolar ne de 18 milyar dolar. Bu işin basit bir hesabı yok. Fakat illa da borsa üzerinden basit bir hesap yapılacak olursa söz konusu etki en abartılı rakamla yüzde 10'dur.

AKP davasının İMKB'nin düşüşündeki payı
Borsalar 31 Aralık-14 Mart
değişim (%) 14-17 Mart
değişim (%)
İMKB -23,3 -7,5
Gelişmekte olan ülkeler endeksi -12,5 -3,6
İMKB kaç kat daha fazla düştü 1,9 2,1
1.9'luk katsayı ile 17 Mart
düşüşü ne kadar olurdu -6,7
İMKB'nin düşüş
katsayısındaki artış 11,8
[Resim: haber.aspx?YZR_KOD=4&HBR_KOD=92837]
[Resim: haber.aspx?YZR_KOD=4&HBR_KOD=92837]
Ekonomist olmanıza gerek yok, Referans Finans Servisi'nin hazırladığı grafiğe şöyle bir bakmanız yeterli.
Türk ekonomisinin cari açıktan sosyal güvenliğe, mali disiplinden IMF ve AB çıpasına taşıdığı riskler artı dünya finans piyasalarında yaşanan iflasların etkisi en az yüzde 90.
Dolayısıyla kimse siyasette yaşanan krizi ekonomi ile karıştırıp ortalığı bulandırmasın. Böylesi çalkantılı bir ortamda Türkiye'nin siyasi istikrarı elbette çok önemli. Ancak siyasi istikrarı korumak adına bile olsa "ekonomik kriz" havası yaratmak, her şeyden önce siyasi istikrarı samimiyetle savunanları vurur.
Geçen hafta sonu Ekonomi Gazetecileri Derneği'nin davetlisi olarak TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ile Kartepe'de bir araya geldik. Rifat Bey, dünyada ve Türkiye'de yaşananlara dair çok etkili bir sunum yaptı. Fakat sunumun küresel piyasalarda yaşanan çalkantı boyutunu anlatırken "kriz" kelimesini kullandı. Hisarcıklıoğlu'nun kriz kelimesini gelişigüzel kullanmamak konusunda çok hassas olduğunu bildiğim için uyarmak zorunda hissettim.
Nitekim o da soru-cevap kısmında "Aman yanlış anlaşılmasın, ben 'Türkiye'de bir ekonomik kriz var' demedim, demem de" diyerek hassasiyetine uygun bir açıklama yaptı.
Tüm yaşananlara rağmen özellikle bu dönemde Türkiye için "kriz" kelimesinden uzak durmayı neden tercih ediyorum?
Çok basit iki sebebi var:
1- Son 15 yılda 3 defa arka arkaya yaşadığımız ekonomik krizlerin toplumsal bilinçaltımızda bıraktığı izler hâlâ taze. "Ekonomik kriz" tanımlamasının bizim toplumda karşılığı hâlâ "Doların değeri bir gecede ikiye katlanır!" şeklinde.
Yani tam bir "panik" çağrışımına sahip.
Ekonomi yönetimi her ne kadar rakamlar, veriler, istatistik ve endekslerle anlatılsa da aslında zannettiğimizden daha psikolojik. Dolayısıyla yerli yersiz "kriz" kelimesini kullanarak piyasaların psikolojisini bozmamalıyız.
2- ABD kaynaklı küresel bir dalgalanma yaşadığımız aşikâr fakat gerçekten de bu defa yaşanan sorun öncekilerden farklı olarak bizden kaynaklanmıyor. 1994, 1999 ve 2001 "ekonomik krizlerinde" her ne kadar dış faktörler rol oynamış olsa da esasında sorun Türk ekonomisinin; özellikle de finans sektörünün içinde bulunduğu çarpık yapılanmadan kaynaklandı.
Tüm eksik ve gediğine rağmen hem makro ekonomik dengeler hem de bankacılık sektörü önceki yıllarla karşılaştırılamayacak kadar sağlam.
Yani eskisi gibi ABD'de biri hapşırsa biz burada zatürree olmayız.
Dolayısıyla şiddetini henüz kestiremediğimiz küresel fırtınaya karşı ne "Evvel Allah bize bir şey olmaz" diyerek "pembe gözlükler" takalım ne de "kriz geliyor kriz" diyerek "felaket tellallığı" yapalım.
Peki tüm dünyayı etkisi altına alacak gibi gözüken bu dalgalanmayı nasıl tanımlayacağız?
İlla da kriz diyecekseniz "yeni kriz" tanımım şu: Roller coaster.
Siz hiç hayatınızda "roller coaster"a bindiniz mi?
Ben iki defa bindim. Biri çocukluğumun Adana'sında lunaparka kurulan minik korku tüneliydi, diğeri ise üniversite yıllarımda ABD'de 91 metre yükseklikten dimdik aşağı süzülen uçan gemi.
Naçizane tavsiyem; önce derin bir nefes alın, sonra kemerlerinizi sıkı sıkıya bağlayın. Çünkü bundan sonra yaşanacakları kim nasıl tanımlarsa tanımlasın, içinde bulunduğumuz araç bir aşağı bir yukarı, bir sağa bir sola; bir kancaya bir boşluğa asılı, 360 derece salınıp duran bir "roller coaster" olacak.
Küresel ekonomi lunaparkında, raydan çıkma riski sıfıra yakın, güvenli bir "roller coaster"la kalpten gitme ihtimali yüksek heyecanlı bir yolculuğa hoş geldiniz.
Stres, tansiyon, şeker, kalp yetmezliği gibi iç bünyeye dönük rahatsızlıklardan dolayı 2008 ve 2009'da ölüp ölüp dirilebiliriz.
Fakat merak etmeyin; bundan sonra kolay kolay 2001 krizindeki gibi çakılmak ve acil servise komalık bir durumda kaldırılmak yok.
E, tabii kemerlerimizin bağlı olması şartıyla.
AK Parti'ye açılan dava hızla aşağı yukarı salınan roller coaster'da kemerlerimizi bir parça gevşetti.
Bundan sonra her iniş çıkışta daha fazla hop oturup hop kalkacağız.
Çözüm belli: Ya gevşeyen kemeri hep birlikte tekrar sıkılaştıracağız ya da bir inat uğruna koparıp atacağız.
Bindik bir alamete; "kıyamete" ya da "selamete" gitmek hâlâ bizim elimizde.
Kaynak:Referans
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
21.03.2008, 7:57:55
Mesaj: #76
RE: Medyadan Haberler 2008
Ercan KUMCU
Ekonominin taze döviz ihtiyacı


ULUSLARARASI piyasalarda ortalık karışınca, herkes "zayıf halka" arıyor. Bulmakta da çok zorlanmıyorlar.

Yetkilikler ne derse desin, Türkiye’nin yüksek cari işlemler açığı kağıt üzerinde Türkiye’yi "zayıf halka" yapan en önemli gösterge.

"Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerdeki karışıklıklardan olumsuz etkilenir mi?" sorusuna cevap aranırken, Türkiye, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’ın rakamları ortaya dökülüyor. Bu, Türkiye ekonomisi açısından çok kötü bir reklam. Bilen, bilmeyen, kendine göre bu çeşit analizlerden olumsuz bir izlenim ediniyorlar.

Kısa dönemde cari işlemler açığımızı daha makul düzeylere indirecek bir gücümüz yok. Bu açıdan, köşede bekleyip yumrukların bizim tarafa gelmemesi için beklemekten başka bir seçeneğimiz de yok. Yumruklar bizim tarafa geldiğinde ise, ekonomik büyümeden feragat etmek zorunda kalacağız. Enflasyonu tek haneli rakamlarda tutmak çok zor olacak. O taktirde, daha düşük bir cari işlemler açığı vereceğiz, ama dengelerimiz alt-üst olmuş olacak.

Bu yılın ocak ayı itibariyle, son bir yıllık cari işlemler açığı 38.9 dokuz milyar dolar oldu. Bu dönemde, mal ticareti dengesindeki (fob bazında) açık 48.9 milyar dolarken, hizmetler ve diğer cari işlemler dengesinde 10 milyar dolar kadar fazla gerçekleşti.

Daha uzun dönemde baktığımızda, grafikten de görüldüğü gibi, cari işlemler açığındaki yıllar itibariyle büyümenin ana nedeninin mal ticareti dengesindeki giderek büyüyen açıklar (sol eksen) olduğunu görüyoruz. Hizmetler ve diğer cari işlemler dengesindeki fazla (sağ eksen), daha çok turizm gelirlerindeki gerçekleşmelere göre, yılda 8-10 milyar dolar arasında oynuyor. Mal ticareti dengesindeki açık (fob bazında) ise 2002 yılında yıllık 7.3 milyar dolarken, şimdi 50 milyar dolara yaklaştı.

Cari işlemler açığındaki büyüme tahminlerin ötesinde gerçekleşiyor. Örneğin, geçen yılki programda ekonomik büyümenin yüzde 5 olacağı varsayımıyla, cari işlemler açığının 36.4 milyar dolar olacağı tahmin ediliyordu. Ekonomik büyüme geçen yıl tahminler doğrultusunda gerçekleştiği halde, cari işlemler açığının tahminlerin 2 milyar dolar kadar daha fazla gerçekleşmesinin nedeni aynı büyüme için giderek daha fazla mal ticaretinde açık verme zorunluluğundan kaynaklanıyor.

BÜYÜME ENGELİ [Resim: 5223964.jpg]

Bu gelişmelere bakarak "cari işlemler açığı Türkiye ekonomisinin yapısal sorunudur" yaklaşımıyla konuyu "kaygı duymaya gerek yok" gibi ele alamayız. Evet, cari işlemler açığı ekonominin yapısal sorunudur. Ama, bu yapısal sorun ekonomik büyüme üzerinde çok önemli bir kısıt oluşturmaktadır.

Geçen yılın tümünde Türkiye ekonomisine giren yabancı kaynak net bazda 50 milyar dolar oldu. Bu miktarın 30 milyar doları cari açığın finansmanına giderken 12 milyar dolar kadar döviz rezervlerimiz arttı. Ekonomiye net bazda giren toplam yabancı kaynakların yüzde 40’ı doğrudan yabancı sermaye olurken, geri kalan kısmı bankalar ve özel şirketlerin borçlanmalarıydı.

Bu kanallardaki tıkanmalar Türkiye ekonomisinin büyümesi (mal ticareti dengesinde yüksek açıklar vermesi) üzerinde çok önemli bir kısıt yaratmaktadır. Bu kısıdı dikkate almadan oluşturulabilecek büyümeci ekonomi politikaları ekonomik büyümeyi sürdürülemez yapmaktan başka bir işe yaramaz. Kısacası, biz arzumuzla yapmazsak, dış dünya bize yaptırır. Bu açıdan 2008 yılı ilginç bir yıl olacak gibi.
Kaynak: Hürriyet
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
21.03.2008, 7:59:41
Mesaj: #77
RE: Medyadan Haberler 2008
Hurşit Güneş
Hükümetten çelişkili açıklamalar geliyor


Bundan bir süre önce üç bakan (Başbakan Yardımcısı Nazım Erken, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan) basının önüne çıktı ve küresel gelişmelerin Türkiye ekonomisi üzerinde etkili olmayacağını, makro dengeleri sarsmayacağını söyledi.
Bununla da yetinmediler; yeni milli gelir rakamlarıyla kamu borcunun aslında milli gelir içinde daha düşük bir paya sahip olduğunu, cari işlemler açığının da oransal olarak küçüldüğünü, kaldı ki çeşitli önlemler alındığını iddia ettiler.
Bu arada yeni milli gelir serileriyle Türkiye’nin kredi notunun yükselmesi gerektiğini ve bunun için girişimlerde bulunacaklarını belirttiler. Kısacası, her şeyin olumlu olduğunu, yapının sağlam olduğunu savundular. Yani bakanlara göre, ABD’de oluşan mali depremin Türkiye’ye etkisi sınırlıydı.

Ekonomi sağlam demişlerdi
Ancak çok geçmedi ertesi hafta Yargıtay Başsavcısı AKP’nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde bir dava açtı. Bunun üzerine söylemler birdenbire değişiverdi. Gerçi mali piyasalar bu dava karşısında çok az etkilendi, ama AKP’li bakanlar birdenbire dengelerin sarsılabileceğini savunmaya başladı.
Maliye Bakanı siyasal istikrarın olmadığı yerde ekonomik istikrarın da sağlanamayacağını belirtti. Gerçi bu tez çok haksız değil, ama çok sağlam bir ekonomik yapı olsa siyasal istikrarsızlıktan dolayı neden tüm dengeler darmadağın olsun.
İşin gerçek tarafı şu ki aslında ekonomide ciddi ölçüde kırılganlıklar oluşmuş durumda. Aylardır küresel çalkantılar Türkiye esir almış görünüyor. Adeta paralel bir gelişme var. New York borsası indi mi Türkiye’de piyasalar iniyor, çıktı mı da burada da yükselme gözleniyor. Sadece inişler ve çıkışlar daha sert yaşanıyor. Demek ki, Türkiye’ye güven azalmış.
Kaldı ki, çarşamba akşamı da Merkez Bankası’nın Para Politikası Kurulu gösterge faizini indiremedi. Oysa uzun zamandır temkinli bir üslupta da olsa faizlerin indirileceği bekleniyordu. Demek ki, para otoritesi de gelişmeleri riskli görmeye başladı.
Öte yandan AKP’nin yöneticisi olan ve geçen hükümette ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı olan Abdüllatif Şener siyasal gelişmelerin, özellikle de kapatılma davasının ekonomik istikrarı etkilemeyeceği demecini patlatıverdi. Üstelik Şener ekonomide önemli mesafeler elde edilirken, kimi makro göstergelerde ise işlerin iyi gitmediğini de itiraf etmiş.

Faturayı kim ödeyecek?
Aslına bakılırsa iktidar partisinin kapatılması elbette kısa vadede istikrarsızlık yaratabilir. AKP kapatıldığında da bunun kısa bir süre yaşanması kaçınılmaz. Ancak şu anda ortaya çıkan dalgalanma büyük ölçüden yurtdışındaki küresel dalgalanmadan kaynaklanıyor. Bu aşikâr. Nitekim hükümet yetkilileri de bunu itiraf ediyor.
Hükümet yetkilerinin itiraf edemedikleri ise küresel dalganın bizde katlanarak hissedilmesi. İşte bu yıllardır küresel likidite bolluğu nedeniyle ödemedikleri dış açığın gecikmiş faturası oluyor.
Bu ödeme daha yeni başladı. Geri kalanı AKP mi ödeyecek, yoksa kapatılacak da başkası mı? Bize kalırsa AKP ödememek için olumsuz ekonomik gelişmeleri hep bu davaya bağlamaya çalışacak. Biz de hatırlatacağız; ekonomi sağlam olsaydı dava bile çok az etkilerdi!
Kaynak: Milliyet
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
21.03.2008, 8:01:29
Mesaj: #78
RE: Medyadan Haberler 2008
Güngör Uras
Şimşek, ‘laf yapmaktan iş yapamıyor’


Hazine’den sorumlu “ithal” bakanımız Mehmet Şimşek, yurtiçinde ve dışında ne kadar toplantı var ise hepsine katılıyor. Yurtdışında uzun süre kaldığından unuttuğu Türkçesini geliştirmek için olsa gerek, her toplantında kürsüye çıkıyor. Bol bol konuşuyor. Toplantı toplantı dolaşmaktan, bol konuşmaktan işine bakamıyor.
Eğer Hazine çalışanları konuşmalarını gazetelerden okuyarak işleri yürütüyorlarsa, yandık demektir. Çünkü söyledikleri (Anadolu deyimiyle) “Arkadaş, sen ya sayı saymasını bilmiyorsun, ya da hiç dayak yememişsin” biçimi konuşmalar.
Türkiye’nin 2 önemli açığı var. Bu açıklar kapatılmadıkça ekonominin çarkları dönmez.
(1) Döviz açığımız var. Döviz açığını kapatmak için bu yıl “sermaye hareketi” ile ülkeye en az 40 milyar dolar döviz girmesi gerekiyor.Doğrudan yabancı sermaye girişi ve portföy yatırımları için döviz girişi aksar ise, bunun büyük kısmını dış kredi olarak bulmak zorunda kalacağız.
(2) Bütçemiz açık. Bütçe açığını kapatmak için bu yıl (tahminlere göre) 15-20 milyar YTL (ek) iç borçlanmaya gerek var.

Borçları çevirmek güçleşti
Bunlar “açık rakamları”... Ama bunların gerisinde, geçmiş yılların açıklarından oluşan bir iç ve dış borç stoku var. Bu stoku yaşatmak (çevirmek ) için her yıl ödeme yapılıyor. Ama buna karşı yeniden para bulunuyor.
(1) Hazine’nin rakamlarına göre, kamunun ve özel sektörün 2008 yılında (eski borçlardan) anapara olarak 38 milyar dolar, faiz olarak 7 milyar dolarında ödeme yapması gerekiyor. Demek ki stokun yaşatılması (çevrilmesi) için 45 milyar dolarlık borç yenilemesi gerekecek.
(2) 2007’de iç borcu çevirebilmek için, Hazine 115 milyar YTL anapara, 40 milyar YTL faiz ödemesi yaptı. Bu ödemeler için de tekrardan 120 milyar YTL iç borç kâğıdı sattı. Bu yıl da en az bu büyüklükte ödeme ve borçlanma gereği var. Açık anlatımıyla, Hazine’nin işi zor. Ve de bu zor işi sessiz sedasız çalışan Hazine bürokratları yıllardır başarıyla (çömleği patlatmadan) sürdürüyorlar. Her gün borç ödüyorlar, yeniden borçlanıyor, tekrar ödüyor, tekrar borçlanıyorlar...
Ama Hazine’den sorumlu bakan bütün bunlardan habersizmişçesine, ilgisiz ilintisiz şeyler söylüyor.

Faturayı halk ödüyor
Küresel piyasalardaki fırtına devam ederken ve de içeride geçen cuma günü patlayan fırtınanın Türk piyasalarını sarstığı günlerde, New York’ta düzenlenen bir toplantıya konuşmacı olarak katıldı. Reuters ajansına beyanat verdi. Bakınız neler söyledi:
- Türkiye küresel çalkantılara dayanacak güçte. Türkiye dış finansman almadan 2 yıl ayakta kalabilir. Yoluna devam edebilir. Elbette hoş bir deneyim olmaz ama 5 milyar doları aşkın, büyük bölümü nakit olan bir özelleştirme gelirimiz var.
- Mayısta IMF ile anlaşma süresi sona erecek. Yeni bir stand-by anlaşmasına gerek yok.
Şimşek böyle bol keseden atarken, içeride piyasaların huzursuzluğu devam ediyor. Hazine iç borçlanma ihalelerini geciktiriyor. Şimşek’e göre bütün bunlar önemli değil. “Faiz yüzde 20’yi geçerse Hazine, Merkez Bankası rezervlerini kullanacak. Borçlanmaktan vazgeçecek” diyor.
Geliniz görünüz ki, (1) Türkiye dışarıdan kaynak bulmadan ekonomi çarkını çeviremez. (2) IMF ile ilişkiyi sürdürmeye mecburuz. Bu kritik dönemde Türkiye’nin yeniden döviz bulabilmesi ve borçlarını yenileyebilmesi için IMF desteğine ihtiyacı var. (3) Hazine iç borcu çevirmek için bir iki ihaleyi erteleyebilir ama, Merkez Bankası kaynağıyla anapara ve faiz ödemelerini sürdüremez.
Şartlar ağırlaşsa da borçlanmayı sürdürmeye mecburuz. Ağır şartların faturasını da sonuçta bu halk ödeyecek. Onun için Şimşek, söylemleriyle şartları ağırlaştıracak yanlışlardan kaçınmalı.
Kaynak: Milliyet
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
21.03.2008, 8:03:14
Mesaj: #79
RE: Medyadan Haberler 2008
Altın fiyatları neden yüksek?
Uğur Gürses

Son günlerde uluslararası mali piyasalardaki oyuncuların izlediği 'parametreler' arasına farklı ve ilginç unsurlar da dahil oldu. Örneğin, özellikle ABD'de üst düzey banka yetkilileri ve merkez bankacıların çalışma ofislerinden uzaklaşıp seyahatlere çıkıp çıkmadıkları! Bununla tabii ki, o kurum ya da ülkedeki finansal sistemde 'uç noktaya' ulaşmış bir sorun olup olmadığının izleri aranıyor. Eğer bir sorun varsa, üst düzey yetkililerin seyahatlerini erteleyecekleri düşüncesi var. Bir taraftan da, 'sıranın kendinde olduğu' düşünülen bazı bankaların analistleri de 'Büyük geri dönüş başladı' biçiminde raporlar yazmaya başladılar! ABD'deki kriz öyle bir boyuta geldi ki, gelişmiş bir ekonomi de olsa; ekonomik birimlerin aradıkları bilginin 'sinir uçları', paranoya ile buluşuyor.
Aslında, finansal piyasalardaki gelişmeler ve bu 'ruh halinin' bazı göstergelere yansımış olması, 'geri dönüşün' ipuçlarının da bu göstergelerden izlenebileceğini düşündürüyor.
Bunlardan biri altın fiyatlarındaki dikkat çeken hareket. Altın, insanlık tarihi boyunca her uygarlık tarafından bir değişim ve değer saklama aracı olarak kabul edilmiş, bugün de öyle. Altın, herhangi bir kurumun ya da kişinin 'yükümlülüğü' olmadığı için, evrensel bir servet saklama aracı haline gelmiş durumda. Özellikle, bugün ABD'de yoğun biçimde yaşanan kredi krizi ortamında, herhangi bir finansal kurumun yükümlülüklerini yerine getirip getiremeyeceği tedirginliği yaygınlaşmış iken, 'hiç kimsenin' yükümlülüğü olmayan altın, yatırımcı tercihinin artmasıyla, fiyat artışında tarihsel rekorlarını kırdı. Son iki yılda kabaca 600-650 dolar/ons seviyesinde seyreden altın fiyatları, ABD'deki kredi krizinin derinleşeceğinin anlaşılması üzerine ağustos 2007'den itibaren hızla yükselmeye başladı, geçtiğimiz günlerde de 1000 dolar/ons fiyatının üzerine çıktı.
ABD'de finansal piyasaların 'ruh haline' ilişkin bir diğer çarpıcı gösterge de, ABD bono ve tahvil piyasasındaki faiz oranlarının son halidir.
ABD'de kısa vadeli hazine bonoları, her zaman ABD Merkez Bankası Fed'in kısa vadeli faiz oranları seviyesinde seyretmiştir. Ancak, son dönemde Fed'in uyguladığı kısa vadeli faizler yüzde 3'te iken, üç aylık hazine bonosu faizleri yüzde 0.80'de; Fed faizleri 0.75 puan indirip yüzde 2.25'e çektiğinde de üç aylık hazine bonosu faizleri yüzde 0.65 seviyesindeydi. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, Japonya'da Merkez Bankası tarafından belirlenen kısa vadeli faizler yüzde 0.50 seviyesinde. Üç aylık Japon Hazine bonolarının verimi ise yüzde 0.64 seviyesinde. Avrupa'da Merkez Bankası'nca belirlenen kısa vadeli faizler yüzde 4'te iken, Almanya'daki üç aylık hazine bonosu faizleri yüzde 3.3'de. ABD'deki bu anomalinin temel nedeni finansal sistemdeki tedirginlik.
Çok doğal olarak; finansal sistemdeki bir belirsizlik, güvensizlik ve tedirginliğin olduğu bir ekonomide de ulusal paranın değer kaybı kaçınılmaz oluyor.
Bu sıraladığımız göstergelerden hareketle, ABD'de finansal sistemde 'işlerin' düzelmeye başladığına ilişkin en belirgin ipuçları da bu saydığımız göstergelerin normal (eski ortalamalara) koşullara yaklaşmaya başlaması olacaktır.
Kaynak: Radikal
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
21.03.2008, 8:04:47
Mesaj: #80
RE: Medyadan Haberler 2008
Hasan Ersel
Güven kaybı ve piyasa

ABD'deki mali krizin herhalde en büyük tahribatı kurumlar üzerinde oldu. Mali kurumlara, değerleme kuruluşlarına ve düzenleyici yetkelere olan güven ciddi bir biçimde sarsıldı. Gelir ve istihdamda ciddi düşüşlere yol açabilecek bir duraklamanın doğuracağı toplumsal zararın büyüklüğü karşısında, FED ister istemez ahlak çözüntüsü (moral hazard) yaratmanın günahını üstlenip itibar kaybetme riskini kabullendi. Geçen hafta Bear Stearns olayında olduğu gibi kurtarma operasyonlarında başrole soyunmak zorunda kaldı. Sonuç ne olursa olsun, sistem çöküntüden kurtulsa bile, FED'in de bundan güven kaybına uğramadan çıkması zor. Çünkü bir kurumu kurtarıp, onu bu noktaya getiren kararların sorumlularını kurtarmayacak, işleyebilir, bir mekanizma tasarlamak, hele zaman baskısı hesaba katıldığında, neredeyse olanaksız.

Ancak güven yitirenler listesi burada bitmiyor. Bu listeyi şöyle bir önünüze alıp, yerine yerleştirirseniz piyasa sisteminin tüm kurumlarına olan güvenin ciddi biçimde aşınmış olduğu ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle piyasa mekanizmasının kendisinden beklenen işlevleri yerine getireceği konusunda insanların kuşkuları arttı. Piyasa mekanizmasının toplumsal rolü elma ile armudun göreceli fiyatlarını saptamaktan ibaret olsaydı hem işi kolaydı hem de yukarıda saydığım onca kuruma ve bir sürü yasal düzenlemeye gerek yoktu. Oysa, piyasa mekanizması kaynakların dağılımını (dolayısıyla yatırımların miktar/bileşim/zamanlamasını) ve iktisadi faaliyet içinde yer alanların bugünkü ve hatta gelecekteki gelirlerinin ne olacağını belirliyor. Ya da belirleyemiyor ve şu sıralarda hissettiğimiz gibi belirsizlik yaratıyor. O zaman da insanlar önce somut olaylardan duydukları rahatsızlıkları dile getiriyorlar, onlarla en yakından ilgili kurumlara olan güvenleri sarsılıyor. Olay devam ettikçe, güvensizlik de yayılıyor. Sonuçta piyasa sisteminin temel kurumlarının tümünü kapsıyor.

Olayı toparlamak görevi de sonuçta kamu kesimine kalıyor, maliyeti de vergiler yoluyla toplumun sırtına yükleniyor. Ortaya çıkan görünüm şu: Piyasa mekanizması, tanımlandığı kurumsal çerçeve içinde, toplumsal açıdan istenmeyen bir durum yaratıyor, kamu müdahalesiyle bu durum düzeltiliyor. Yani "piyasaseverlerin" dediğinin tersine, kamu müdahalesi, toplumsal açıdan "daha iyi" bir sonuç yaratıyor. Bir nokta daha var: Kamu kesimi, siyasal süreç içinde çalışıyor. Onun özünde ise "herkese eşit oy" ilkesi var. Piyasa mekanizması ise "servet ağırlıklı" bir oylama sistemine dayanıyor. O zaman gelir dağılımında şanslı konumda olmayan bir birey için hem onun için olumsuzluklara yol açabilecek hem de üzerinde etkili olamayacağı bir fiyat mekanizması yerine sonuçları öngörülebilir ve kendi görüşlerinin daha çok dikkate alınacağı kamu müdahalesini tercih etmesi doğal değil mi? ABD'deki seçim tartışmalarında "kamu müdahalesi çağrısı" dozunun epeyce artmış olması bir rastlantı değil. Çeşitli nedenlerle kamu müdahalesine duyulan ilgi ve sempati artıyor.

Bazılarına göre kamu müdahalesi piyasayı ikame etmek demek. Bu, belirsizlik ve bilgi eksikliği gibi sorunların piyasa oyuncularında var olduğu ama devlette olmayabileceği görüşüne dayanıyor. Bu, tarihsel kökenleri olan, hiç de küçümsenmeyecek bir köktenci makro yaklaşım. Ama farklı bir yaklaşımı benimseyip piyasa mekanizmasının içinde çalıştığı kurumsal çerçevenin değiştirilmesi yoluna gitmek de olanaklı. Galiba mikro reform sözcüğü ile söylenmek istenen de bu.
Kaynak: Referans
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Konuyu Gönder  Konu Kilitli 


Bu Konuyu Görüntüleyenler
1 Ziyaretçi

Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Medyadan Haberler 2007 ToKoBa 266 6,914 20.05.2008 0:29:24
Son Mesaj: deks

Foruma Git:

Bize Ulaşın | Forum Ekibi | En üste Dön | İçeriğe Dön | Arşiv | RSS Beslemesi | © 2002-2007 MyBB & MyBB Türkiye & TOLGA KOŞTURAN Powered by  MyPagerank.Net

hosting Toplist site ekle iyi hit siteler
 
Yasal Uyarı : Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri, yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti; aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.